Türkiye Asla Bölünmez
26/08/2017

Türk Dünyasının Ortak Özlemi: Büyük Türkiye

Türkiye’nin bugünkü en aciliyetli konularının başında, komünist bölücü hareketin kökünün kurutulması ve milli birliğimizin tesis edilmesi yer almaktadır. Türk insanının ortak özlemi ve beklentisi ise Büyük Türkiye idealinin gerçekleştirilmesidir. Süper devletler kurmak, Müslüman Türk’ün mesleğidir. Tarih bunun en büyük şahididir. Peki bu ideal nasıl gerçekleşebilir? Bu amaca ulaşmak için hangi stratejileri takip etmek gerekir? Türkiye’nin bir süper güç olarak ortaya çıkması nelere bağlıdır?

Bir toplumu, yüz yüze geldiği engeller karşısında dirençli ve muzaffer kılan, o toplumu oluşturan bireyler arasındaki milli dayanışma ve birlik ruhudur. Bu birlik bağı, bir milletin varlığını koruyan ve fertlerini birarada tutan en güçlü bağdır. Bunu zaafa uğratan veya kaybeden toplumların ayakta durması mümkün değildir.

Türk Milleti’nin sayısız tehdit ve zorluk karşısında asırlarca ayakta kalması, hiçbir zaman boyunduruk altına girmeden varlığını sürdürmesi, her biri diğerinden güçlü 16 büyük devlet kurarak milyonlara hükmetmesi, insanımızın milli birlik konusundaki duyarlılığının ve titizliğinin bir sonucudur. Türk insanının bu husustaki kararlılığı, Milletimizi tarih sahnesinde yüzyıllardır lider ve öncü konumda tutmuştur.

Günümüzde ise geçmişte olduğu gibi vatanımız yine dört bir yandan tehditlerle çevrilmiş durumdadır. Son günlerde artan terör eylemleri, Kuzey Irak’ta giderek tırmanan gergin ortam, Ortadoğu’da durulmak bilmeyen olaylar hiç şüphe yok ki ülkemizin geleceği açısından son derece önemli konulardır. Bir yandan komünist ayaklanma hevesindeki bölücü militanlar, askerimizi, polisimizi ve masum vatandaşlarımızı katletmekte, diğer yandan Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyada sınırlar yeniden çizilmeye çalışılmaktadır. Ülkemiz tüm bu gelişmelerde saf dışı bırakılmak ve büyük karışıklıkların içine çekilmek istenmektedir. Topraklarımız üzerinde çeşitli sinsi planları olanlar ise, dünya çapında gizli ve açık yürüttükleri kampanyalarla, siyasal, sosyal ve ekonomik yönden saldırıya geçmiş durumda olan materyalist odaklardır.

Batılı Materyalistlerin “Türkiye’yi Bölme Planı” Hayali Bir Senaryo Değildir

Günümüzde Batıdaki materyalist güçler tarafından organize edilen saldırılar, yıllar önce şekillendirilmiş ve uygulamaya konulmuş olan “Türkiye’yi Bölme Planı” kapsamında sürdürülmektedir. Bu plan, asılsız bir dedikodu, hayali bir senaryo veya bir komplo teorisi değildir. Türkiye, tarihin en büyük komünist ayaklanması ile karşı karşıya getirilmek üzeredir. Güneydoğu’da süregelen komünist bölücü hareket, gerçekte büyük bir planın ara aşamasından ibarettir. Söz konusu plan Türkiye’nin belli bir bölgesini değil tümünü kapsamaktadır. Ülkemizi bölmeye yönelik oyunlar başarılı olduğu takdirde bunun hemen akabinde tüm vatanı kapsayan bir komünistleştirme faaliyeti başlatılacaktır.

Irak’ta ve ülkemizin doğusunda olup bitenler analiz edildiğinde, ortaya apaçık bir gerçek çıkmaktadır. Bu gerçek şudur: Milletimiz bütün bu tehdit ve tehlikelere ancak topyekün milli birlik ruhuna sarılarak karşı koyabilir. Türk Milleti uyanık olmak ve devletine destek olarak oyunları bozmak zorundadır. Bu nedenle, bugün gerek iç huzur ve istikrarımızın, gerekse dış güvenliğimizin sağlanması açısından en acil ihtiyaç, bu ruha sahip çıkılması ve onun yaygınlaştırılmasıdır.

Milli birlik ruhunun güçlendirilmesiyle paralel olarak, Türkiye Devleti’nin de önümüzdeki dönem için milli bir strateji belirlemesi ve bu strateji çerçevesinde kararlı bir dış politika sergilemesi son derece önemlidir.

Materyalist odakların Türkiye’yi bölme planlarına nasıl bir karşılık verilecektir? Bu konuda hangi strateji belirleyici olacak, bu stratejinin fikri altyapısı nasıl oluşturulacaktır? Bu soruların cevaplarının net bir biçimde ortaya konması gerekmektedir.

Bu cevaplar verilirken göz önünde bulundurulması gereken çok önemli bir gerçek daha vardır ki; o da günümüzde Türk dünyasının ortak bir özlemi ve ideali olduğudur. Bu ideal “BÜYÜK TÜRKİYE” idealidir. Türkiye’nin tarihin kendisine yüklediği liderlik misyonunu yeniden canlandırarak, tüm Müslüman Türk dünyasını tek bir çatı altında toplaması bugün çeşitli devlet adamlarından stratejistlere, akademisyenlerden tarihçilere her kesimden insanın yoğun bir biçimde dile getirdiği bir özlem haline gelmiştir.

Bu özlemi gerçekleştirebilmek başta da belirttiğimiz üzere öncelikli olarak milli birliğimizin çok güçlü bir biçimde tesis edilmesi, ardından da bu amaca yönelik somut adımlar atılması vesilesiyle mümkün olabilecektir. Peki bu şartlar altında Büyük Türkiye ideali için izlenmesi gereken yol, atılması gereken adımlar ve yapılması şart olan öncelikli işler nelerdir?

Büyük Türkiye İdeali İçin…

1-“Büyük Türkiye” İçin İzlenmesi Gereken Strateji, Büyüme Stratejisi Olmalıdır

*  Türkiye, bölme girişimlerine “büyüme stratejisi”yle cevap vermelidir. Birçok uzmana göre, Türkiye’nin elinde, bir ülkenin eline bin yılda bir geçecek bir fırsat bulunmaktadır. Bu fırsat, “Türk Dünyası”dır. Örneğin Kıbrıs eski Osmanlı toprağıdır. Türk’tür, Türk vatanıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin toprağı, Türkiye’nin bir ili olmak Kıbrıs halkının çıkarlarınadır. Azerbaycan için de aynı gerçek söz konusudur. Bugün Özbekinden Azerisine, Türkmeninden Kırgızına bütün Müslüman Türk halkları adeta nefeslerini tutmuş bir biçimde Türkiye’nin birlik konusunda atacağı adımları beklemektedir. Böyle bir birlik, sahip olunan kaynaklar düşünüldüğünde özellikle ekonomik yönden son derece kuvvetli bir yapı ortaya çıkaracaktır. Bu ülkeler, Türkiye Cumhuriyeti’nin çatısı altında bambaşka bir kimliğe bürüneceklerdir.

*  Egemenlik sahamızın genişlemesi öncelikle bölge insanlarına barış, istikrar ve refah getirecektir. Bu beklenti, aynı zamanda Ortadoğu halkları için de geçerlidir. Son 50 yıldır dünyanın kalbi, “Osmanlı hinterlandı” olarak da adlandırılan Ortadoğu’da atmaktadır. Eğer bu bölgede yer alan ülkeler, bugün dünyanın geleceğinde bu kadar hayati bir öneme sahiplerse, bu durumda Osmanlı’nın varisi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin de bu süreçte kilit rol oynaması kaçınılmazdır.

*  Bugün yeryüzünde eksikliği hissedilen adaletin, barışın ve kardeşliğin sağlanması, Müslüman Türk’ün rahatlıkla başarabileceği bir iştir. Asırlardır İslam’ın bayraktarlığını yapan Müslüman Türk Milleti, bugün de modern, aydınlık ve güçlü yapısıyla gericilikten ve aşırılıktan uzak katıksız din ahlakı anlayışıyla bu görevi üstlenebilecek en uygun yapıya sahiptir. Müslüman Türk Milleti dünyaya örnek olmak için gereken bütün meziyetleri ve vasıfları, bünyesinde layıkıyla barındırmaktadır.

*  Süper devletler kurmak, Müslüman Türk’ün mesleğidir. Tarih bunun en büyük şahididir. Tarihte olduğu gibi günümüzde de, gerçek manasıyla barış ve adaletin garantörlüğünü Müslüman Türklerin üstleneceğinin yüzlerce işareti belirmiştir. Türk Milleti’nin İslam ahlakından kaynaklanan cesaret, azim, sabır, irade gibi üstün nitelikleri dünya milletlerine örnek olacaktır.

*  Şunu da belirtmeliyiz ki, söz konusu büyüme stratejisi, Osmanlı Devleti’nin yeniden kurulması anlamında değildir. Önemli olan Osmanlı millet ve devlet anlayışının hakim olduğu, insanların dost ve kardeşçe yaşayabildiği, barış ve güven dolu bir ortamın yeniden oluşturulabilmesi, güçlü bir ekonomik ve siyasi birliğin tesis edilmesidir. Çünkü Osmanlı yönetimi ve tecrübesi, istenildiğinde çatışmaların merkezi haline gelmiş olan bu bölgelerde huzurun ve barışın getirilmesinin mümkün olduğunu bizlere göstermiştir. Bugün bir birlik oluşturma yönünde atılacak somut adımlar, bölge devletleri tarafından da kabul görecektir. Üstelik bu birlik dünyanın en gelişmiş medeniyetini, en zengin topraklarını ve üstün kültürünü de içinde barındıran, 21. yüzyıla damgasını vuracak bir birlik olacaktır. Bu birliğin öncülüğünü yapabilecek tek millet ise hiç şüphesiz Osmanlı’nın mirasçısı olan Türk Milleti’dir.

*  Ayrıca böyle bir birliğin kurulması Türkiye’nin AB’ye girmesine de engel değildir. Türkiye, Türk- İslam dünyasının lideri bir ülke olarak AB’ye girebilir ve böylelikle Avrupa’nın geneline hakim olan materyalist anlayışın ortadan kaldırılmasında önemli bir görev üstlenebilir. İslam ahlakıyla ahlaklanmış Türk insanının sahip olduğu şefkat, merhamet, kardeşlik, fedakarlık gibi güzel erdemler bu vesileyle Avrupa’ya ve tüm dünyaya yayılabilir.

2-Terörün Kökeni  Konusunda Doğru Bir Saptama Yapmak Terörün Kökünü Kurutmak İçin Şarttır

*  Bölücü terör örgütü sadece dağda değil, halkın arasında da yıkıcı faaliyetlerini sürdürmektedir. Bölücü örgüt, halkın arasına da sızmakta ve sistemli bir materyalizm ve komünizm propagandası yürütmektedir. Çünkü komünist militanlar, İslam ahlakını benimsemiş bir toplumda başarılı olamayacaklarını gayet iyi bilmektedirler. Bu faaliyet ise dağdakinden çok daha tehlikeli ve sonuçları çok daha vahim olabilecek niteliktedir. Çünkü ülkemizin doğu kısmında yaşayan insanımız Marksist-Darwinist düşünceler ve bunların getireceği zararlara dair yeterince bilgi sahibi değildir. Eğer vakit geçirilmeden tedbir alınmazsa, komünist bölücü örgütün telkinlerine her geçen gün daha fazla gencimiz kapılacaktır.

*  İnsana sevgi duymanın, güzel ahlakın, şefkatin ve merhametin önemini bilerek yetişen nitelikli bir gençlik yerine Darwinist eğitimden geçirilmiş gençlik konulduğunda sonuç toplumsal yıkımdır. Komünizm gibi insanlık dışı ideolojilere taraftar toplamak için ilk yapılan, “insanın, doğanın ve tesadüflerin ürünü bir cins hayvan olduğu” yönündeki asılsız Darwinist iddiaları toplumlara benimsetmektir. Darwinist toplumlarda vefanın, sadakatin, şefkatin, fedakarlığın hiçbir önemi yoktur. Din, aile, millet, bayrak gibi kavramlar da birşey ifade etmemektedir. Bölücü terör örgütü de, terörist olarak yetiştireceği kişilere öncelikle diyalektik materyalizm ve bu felsefenin temeli olan Darwinizm eğitimi vermektedir. Dolayısıyla bunlara karşı etkili ve kararlı bir fikri mücadele ve propaganda yürütülürse Marksist-komünist terörün önü alınabilir. Türkiye komünist terörle yok edilmek istenmektedir. Bunun çaresi komünizmin zemininin yok edilmesidir. Bu zemin ise Darwinizm’dir.

*  Sadece askeri ve polisiye tedbirlerle soruna köklü bir çözüm getirebilmek mümkün değildir. Marksist-komünist ve Darwinist öğretilerle beyinleri yıkanarak Milletimize karşı kışkırtılan insanlar, ancak bu çarpık ideolojilerin gerçek yüzleri ortaya konup, dayandıkları felsefelerin sefaleti gözler önüne serilirse bu kitlesel hipnozdan kurtarılabilirler.

3- Milli Kültürümüze Sahip Çıkmak Şarttır

Milli kültür, bir devleti ayakta tutan unsurların en önemlisidir. Türkiye’nin de içinde bulunduğu Ortadoğu bölgesine baktığımızda, milli kültüre sahip halkların her türlü zorluğa karşı varlıklarını koruduklarını, buna karşın bu kültürden yoksun halkların en ufak bir zorlamada dağılıp parçalandıklarını görebiliriz.

Irak, milli kültüre sahip olmayan ve bu nedenle de parçalanan ülkelere iyi bir örnektir. Bilindiği gibi Irak, I. Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı’nın yıkılmasının bir sonucu olarak İngiltere ve Fransa arasındaki gizli Skyes-Picot Anlaşması’nın sonucunda kurulmuştu. Ama ortada bir “Irak Milleti” ve doğal olarak da “Irak Milli Kültürü” yoktu, hiçbir zaman da oluşmadı. Bu nedenle de Irak, son dönemdeki savaş ortamının ardından oluşan siyasi istikrarsızlığın sonucunda bir anda parçalanma sürecine girdi.

Unutmamak gerekir ki, devletin bekası milli bilincin, milli kültürün gücüne bağlıdır. Bir devlet çok büyük saldırılarla da karşı karşıya kalsa, halkının sahip olduğu milli kültür onu yaşatır.

4-Manevi Değerlere Olan Bağlılığı Korumak ve Güçlendirmek Şarttır

Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda çevresinde söz sahibi bir dünya gücü haline gelebilmesi için, siyasi ve ekonomik gelişmesinin yanı sıra, milli kültürünü de sağlam temellere oturtması gerekir. Milli kültürümüzün özü, milletçe mukaddes saydığımız manevi değerler, yani inançlardır. Şüphesiz ki, bu değerler birlik ve beraberliğimizin muhafazası için vazgeçilmez birer ihtiyaçtır.

Bir milletin fertlerini birarada tutan en güçlü bağ olan ortak manevi değerler; aile, ahlak ve devlet müesseselerinin de devamını sağlayan en önemli unsurdur. Nitekim tarihe, özellikle de Türk milletinin tarihine baktığımızda bu değerlendirmelerin ne derece isabetli olduğunu kolayca görmekteyiz. Türk Milleti’nin tarihinde yer alan tüm güçlü ve kalıcı devletler, özellikle de 6 yüzyıl boyunca dünyanın en büyük siyasi güçlerinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu, manevi değerlere bağlılıktan gelen güçlü bir kültür üzerine yükselmiştir.

Tarih boyunca dini bağları güçlü devletler varlıklarını sürdürebilirken diğerleri kargaşa ve anarşi içinde  yok olmuşlardır. Peki bunun  sebepleri nelerdir?

Din Olmaza Neler Olur?

1) Herşeyden önce din ahlakının yaşanmadığı bir toplumda, dinsizlik ve temeli inançsızlık üzerine kurulu görüşler rağbet görür, birçok sapkın fikir sistemi yayılacak zemin bulur. Bireyler kendi benliklerinden, ortak kimliklerinden uzaklaşırlar. Temelini Allah’ı inkar (Yüce Allah’ı tenzih ederiz.) ve dinsizlik üzerine oturtmuş olan materyalizm gibi felsefeler ve komünizm gibi ideolojiler o toplumu kısa zamanda bir ağ gibi sarar. Kısacası böyle bir toplumda dini değerlerin yokluğundan meydana gelen boşluğu bölücü ve dejenere edici fikir sistemleri doldurur.

2) Bunun daha baştan sağlıksız bir model oluşturduğu açıktır. Çünkü din, bir ahlak sistemi ve yaşayış biçimidir. Sonsuz rahmet sahibi Rabbimiz Kuran ayetlerinde insanlara doğru ve yanlışı açık olarak bildirdiğinden, din ahlakına göre yaşayan biri, iyiyle kötüyü birbirinden ayırmasını bilir. Örneğin, doğru olmanın, hoşgörülü olmanın, vatanını sevmenin iyi; fuhşun, zulmün, adaletsizliğin kötü olduğunu bilir. Dolayısıyla din ahlakı, insanlar arasındaki yardımlaşma, dürüstlük, hoşgörü, adalet, fedakarlık gibi erdemlerin en temel kaynağıdır. Dini değerlerin var olmadığı bir ortamda bu değerlerin hiçbirinden söz etmek mümkün olmaz. Din yoksa, ahlaktan; dürüstlükten, faziletten, adaletten de söz edilemez. Dini inançların kasıtlı olarak yok edildiği toplumlarda ise, bu değerler zaman içinde kaybolmuştur.

Nitekim temellerini inançsızlık ve Allah’ı inkar üzerine kuran toplumların yaşadıkları dejenerasyonun boyutlarını, bugünün materyalist uluslarında görmek mümkündür. Sovyetler Birliği, Küba, Arnavutluk, Çin gibi örnekler, bir toplumda dinsizlik hakim olduğunda önce hızlı bir ahlaki dejenerasyonun başladığını, ardından da toplumsal ahlakın kısa zamanda yok olduğunu ortaya koyan somut birer delil teşkil etmektedir.

3) İnsanı insan yapan ahlaki değerler geçerliliğini yitirdiği ve yok olduğu takdirde, toplumun her kesimi ve her ferdi bundan nasibini alır. Her birey sadece kendisini umursayan ve diğer hiç kimseyi önemsemeyen ayrı birer “parça” haline gelir.

4) Bu çark bir kere işlemeye başladığı takdirde, devletin oturmuş düzenini ve milletin yerleşmiş dokusunu da akıl almayacak şekilde tahrip eder. Çünkü devlete bağlılık, vatan sevgisi gibi üstün vasıflar yine din ahlakının yaşanması sonucunda gelişmiş özelliklerdir. İslam ahlakına göre yaşamayan, dolayısıyla vicdani duyguları gelişmemiş bir insanın vatanını milletini sevmesi, hizmet şuuru içinde çalışması, karşılık beklemeden gece gündüz vatanı için nöbet beklemesi elbette düşünülemez. Böyle bireylerin yetişmediği veya yetişmiş bireylerin bu üstün vasıflarını kaybettiği bir toplum, şüphesiz ki hem sosyolojik açıdan hem de siyasi olarak varlığını sürdüremeyecektir. Din ahlakının yaşanmadığı bir toplumda devlet otoritesinden, devletin varlığından ve bekasından söz etmek mümkün değildir.

5) Din ahlakının, inancın ortadan kalkışının bir başka tehlikeli sonucu, insanların yavaş yavaş psikolojik sorunlara mağlup olmaya başlamasıdır. Suç oranlarındaki artış, içki ve uyuşturucuya yöneliş, fuhuş patlaması, huzursuzluk ve çatışma ortamı toplumun psikolojik açıdan yıprandığının en somut alametleridir. Bunun doğal bir sonucu olarak birbirine güvenmeyen, birbirini sevip saymayan, sadece kendi yaşam mücadelesini sürdürmeye çabalayan, toplumun diğer üyelerini ise birer rakip hatta birer düşman gibi gören bireyler ortaya çıkar. Sosyal adaletsizlik ve ekonomik sıkıntılarla beslenen bu gerilim, kısa süre içinde adeta toplumsal bir cinnete dönüşür ve bunun sonucunda da toplum parçalanır.

6) Dünya tarihinde birçok ulus, din ahlakının gereği olan değerlerini bir kenara ittiği anda, dejenerasyon, çözülme ve parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Dünyanın hangi bölgesinde olursa olsun, dini değerler ne zaman yok edilmeye, inanç özgürlüğü ne zaman baskı altına alınmaya çalışılsa devlet karşıtı anarşist hareketler zirveye çıkmıştır. Örneğin, birtakım kişiler bizzat devlet otoritesini zaafa uğratma arayışlarına girmiş; mevcut düzeni yıkarak Marksist bir rejim tesis etmeye çalışmış; asırlarca birarada yaşamış bir milleti kamplara bölmeye kalkmış; toplumu sağ-sol çatışmalarıyla iç savaşın eşiğine getirmiş; sol darbe hayalleriyle grevler, yürüyüşler, protesto gösterileri yapmış ve toplumsal çalkantılara sebep olmuşlardır.

Tarihinde birçok defa bu kritik dönemleri yaşamış olan Müslüman Türk Milleti, din dışı ideolojilerin, Marksizmin, komünizmin bir ülkeye iç huzur, güven, refah ve ilerlemeden ziyade terör, anarşi, kaos ve kargaşa getirdiğini artık görmüştür.

7) Din ortak paydasının yok olması, toplumlararası barışı da tehdit eden önemli bir tehlikedir. Din ahlakının ortak hoşgörüsünde birbirleriyle uyumlu bir şekilde yaşayan uluslar, bu hoşgörü ve uzlaşma zemini olmadığı takdirde birbirleriyle çatışacak, yeryüzünde kaos ve büyük bir kargaşa meydana gelecektir.

“Dinsiz toplumların devamına imkan yoktur” sosyolojik gerçeğinin tarihteki somut delillerine dayanarak söyleyebiliriz ki Türkiye’nin bekası için dini kimliğimizin korunması ve güçlendirilmesi hayati öneme sahiptir. Çünkü din ahlakından kaynaklanan değerlerin yok olmasının alternatifi yoktur. Dinsizlik ve temeli dinsizliğe  dayalı akımlar hiçbir suretle birer alternatif olamazlar. Bu akımlar tarihte hiçbir zaman hiçbir topluma, millete ve devlete en ufak bir fayda getirmemiştir.

5-Milli Kültürümüzü Gelecek Nesillere Aktarmak Şarttır

Siyaset bilimciler, milli kültürün özellikle de 21. yüzyılda her dönem olduğundan daha etkili bir faktör olacağını düşünmektedirler. Bu yüzden Türkiye’nin geleceği, tarih boyunca ayakta tutmuş olduğu kültürünü ya da bir başka deyişle Türk-İslam mirasını modernleştirerek sonraki nesillere aktarmasında yatmaktadır. Milli kültürümüzün gelişmesi için yapılması gereken, Türk Milli Kültürünün bekasına karşı orta ve uzun vadede oluşan tehditleri teşhis etmek ve bu tehditlere karşı ciddi çözümler üretmektir.

Bu çalışmayı iki temel platformda yürütmek mümkündür. Birincisi, Milli Kültürün bekası, geliştirilmesi, canlı tutulması, topluma ve özellikle de genç kuşaklara aşılanması için uygulanması gereken geniş bir eğitim ve propaganda programıdır. İkincisi, milli kültürümüzü tehdit eden unsurlara karşı geliştirilmesi gereken karşı-propaganda ve fikri mücadele stratejisidir.

1) Milli Kültürün Korunması için Program

a) Milli Eğitimin Düzenlenmesi:

Bu hedef için düzenlenmesi gereken kurumların başında okullar gelmektedir. Bugün Türkiye’deki tüm okullarda “Milli Tarih” başlığı altında dersler okutulmakta ancak bu dersler gerekli milli tarih bilincini vermekte yetersiz kalmaktadır.

Genç nesiller ilkokul, ortaokul ve lise öğrenimi sırasında Türk milletinin tarihini daha detaylı ama daha ilgi çekici ve akılda kalıcı bir biçimde öğrenmeli, tarihteki Türk başarıları ile gurur duyacak şuura kavuşturulmalıdır. Bunun için de kuşkusuz hem eğitim müfredatları yeniden gözden geçirilmeli hem de eğitim ve öğretimin her kademesinde milli tarihi gururla aktarmaya vesile olacak şevk aşılanmalıdır.

b) Medyanın Milli Kültüre Hizmet İçin Yönlendirilmesi:

Bugün toplum bilinci üzerinde en çok etkiye sahip olan güç, medya, özellikle de televizyondur. Bu kanal kullanılarak toplumun eğitilmesi son derece verimli olacaktır. Milli kültürün önemini idrak etmiş vatanseverler, medya gibi güçlü bir potansiyeli muhakkak eğitici ve faydalı bir şekilde kullanmalıdır.

Bunun yanı sıra, Kültür Bakanlığı tarafından hazırlanacak olan eğitici ve bilinçlendirici programların özel televizyonlar tarafından yayınlanmasını sağlayacak yasal düzenlemelere gidilmelidir. Bu televizyonları seyreden, hatta bu televizyonlar dışında bir bilgi kaynağı olmayan kitleler, binlerce amaçsız program yerine, bu tür yararlı programlar ile eğitilebilir.

c) Akademik Araştırmaların Desteklenmesi:

Milli kimliğin oluşmasındaki en önemli iki unsur bilindiği gibi dil ve tarihtir. Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan Türk Dil ve Türk Tarih Kurumlarının bu konuda yaptığı çalışmalar bilinmektedir. Ancak özellikle son dönemlerde bu konuya yeterince önem verilmemektedir.

Oysa, milli kimliğin muhafazası konusunda dil ve tarih araştırmaları son derece büyük bir öneme sahiptir. Bu alana kaydırılacak kaynaklarla, Türk tarihinin daha iyi araştırılması, yeni bulguların ortaya çıkartılması sağlanmalıdır. Üniversitelerde konu hakkındaki kürsülerin genişletilmesi, akademik kariyer yapmak isteyenlerin bu konuda teşvik edilmesi yararlı olacaktır. Bu araştırmalarla elde edilebilecek olan başarılı bulgular, hem kısa hem de uzun vadede Türk Milli bilincinin ve kültürünün gelişmesine katkıda bulunacaktır. Ayrıca, Türkiye sınırları dışında yaşayan Türkler’den sorumlu ve geniş yetkiye sahip bir devlet bakanlığının kurulması, orta ve uzun vadede Türk dünyasının bütünleşmesi için kuşkusuz son derece yararlı olacaktır.

2) Milli Kültürü Zedeleyen Tehditlerle Mücadele

Milli kültürümüzü tahrip edebilecek fikir akımlarının temeli ve en tehlikelisi hiç şüphe yok ki, materyalist felsefedir.

Materyalizm, maddenin sonsuzdan beri var olan mutlak ve yegane varlık olduğu yanılgısına dayanır. Maddenin dışında hiçbir madde-ötesi varlık ve anlam olmadığı sapkınlığına inanır. Dikkat edilirse materyalizm, milli kültürün temeli olan her türlü manevi kavramı reddetmektedir. Materyalizmin tahrip ettiği bu kavramların başında ahlak, aile, vatan sevgisi, toplum için fedakarlık gibi erdemler gelir. Bugün özellikle genç kuşak üzerinde etkili olan bu tehdide karşı, Ziya Gökalp’in “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” formülü kullanılmalıdır. Gökalp, Türkleşmenin ve İslamlaşmanın muasır, yani çağdaş olmaya bir engel teşkil etmediğini, aksine üçünün bir arada yürüyeceğini söylemiştir. Bugün de materyalist kültür içinde bilinçsizleşmiş olan toplum kesimlerine, özellikle de gençlere bu formül iyice öğretilmelidir.

Bugün gençliğin bir kısmı, çağdaşlaşmayı kendi kimliğinden taviz vererek “Batılılar gibi olma” şeklinde algılamaktadır. Oysa Batılılaşmak demek, teknolojinin en son geldiği sınırı kullanabilmek, bilim alanında katılımcı olmak, karşısındakinin haklarına saygılı olmak, hoşgörülü ve adaletli olmak, toplumun bütünlüğünü sağlayan temel yapı olan ailenin korunması demektir.

Yapılması gereken, milliyetçiliği ve milli kimliği muhafaza ederken siyasi ve iktisadi yönden onlarla rekabet edecek ve en kısa zamanda da onlara örnek olacak bir seviyeye gelmektir. Gençliğe bunu kavrattığımız takdirde, Allah’ın izniyle büyük bir mesafe kat edilmiş olacaktır.

BÜYÜK TÜRKİYE İDEALİ İÇİN MİLLİ SEFERBERLİK ŞARTTIR

Cumhuriyet tarihimiz boyunca komünizmi Türk Milleti’ne benimsetmek için türlü oyunlar oynanmış, -illegal yöntemler de dahil olmak üzere- bu yolda her şey denenmiştir. Ancak Türkiye, tarihten gelen mirası ve Türk Milleti’nin üstün meziyetleri sebebiyle tüm bu komünist tuzakları bozacak ve Türk-İslam aleminin ve mazlum milletlerin koruyucusu ve lideri olarak ortaya çıkacaktır.

Türkiye, Büyük Türkiye olmalıdır. Üç kıtada yaşayan Müslüman toplumlar bunu beklemektedirler. Bu beklenti doğrultusunda milli seferlik ruhu içinde azim ve kararlılıkla gayret gösterildiği ve fikri mücadele ve propaganda doğru şekilde yürütüldüğü takdirde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bekası için büyük tehdit oluşturan bu Marksist-komünist terör engellenmiş olacaktır. Yüzyıllar boyunca dünyaya nizam vermiş, döneminin süper gücü olmuş, yüksek bir medeniyet kurmuş, halkını barış ve huzur içinde yaşatmış, adalet dağıtmış büyük Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olan ülkemiz şahlanacak ve Büyük Türk Milleti -Allah’ın izniyle- 21. yüzyıla damgasını vuracaktır.

TÜRKİYE ÜNİTER BİR DEVLETTİR

Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde farklı etnik gruplar, tarihin eski dönemlerinden beri birarada yaşamaktadırlar. Günümüzde de, Türkiye sınırları içinde, ana dili Türkçe olmayan, farklı etnik kökenlerden gelen gruplar bulunmaktadır, ancak bu vatandaşlarımız da Türk Milletinin birer parçasıdırlar. Her fırsatta Türkiye’nin iç işlerine karışan ve halk içinde ayrılık çıkartmak isteyenler bu kültürel farklılıkları gündeme getirerek Türk Milletinin belirli bir kesimini bütünden ayırmak, Devletin üniter yapısını bozmak istemektedirler. Bu ideallerini ise federasyon tarzı bir yapıda özetlemişlerdir. Bu düşüncede olanlar Türkiye’de tek bir milletin varlığını görmezlikten gelmişlerdir. Bu çevreler, aynı topraklar üzerinde farklı etnik ve kültür renklerine rağmen kardeşçe ve tek bir millet olarak yaşayan Türk ulusunu bu hain tuzakla sayısız parçaya bölmek istemektedirler. Böylece daha önce savaşlarla elde edemediklerini, politik oyunlarla elde etmek, Türk Devleti’ni parçalamak istemektedirler. Bu konunun sadece gündeme gelmesinin bile toplum içinde yarattığı huzursuzluk ve tehditin boyutu ortadadır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, üniter bir devlettir; yani kendi bünyesinde farklı kanunların geçerli olduğu farklı yönetim bölgeleri yoktur. “Federatif” yapılar yoktur. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkisi tüm Türkiye topraklarını kapsar ve her Türk vatandaşı bu topraklar üzerinde eşit muamele görür. Söz konusu üniter devlet yapısı, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünün ve iç huzurunun en büyük teminatıdır.

DARWINİZM, BÖLÜCÜ TERÖR ÖRGÜTÜNÜN İDELOJİSİNİN TEMELİDİR

Türk Devleti’nin bölünmez bütünlüğünü hedef alan en önemli tehdit olan bölücü terör, doğrudan komünist ideolojiye dayanmaktadır. Materyalizme ve Darwinizm’e dayanan bu ideoloji, ahlak, mukaddesat ve maneviyat gibi kavramları reddetmekte, insanların sadece maddi varlıklarını esas almakta, hatta Darwinizm’in etkisiyle insanları bir çeşit hayvan olarak görmektedir. Darwinizm ile komünizm bağlantısını ortaya koyan pek çok örnekten biri komünizmin kurucusu Karl Marx’ın yaptığı şu açıklamadır:

“Darwin’in yapıtı büyük bir yapıttır. Tarihteki sınıf mücadelesinin doğa bilimleri açısından temelini oluşturuyor.” (Marks Engels Mektuplar, cilt 2, s.126)

Bu makale harunyahya.org sitesinden alınmıştır