Atatürk’ün İdealindeki Gençlik
15/08/2017
Atatürk’e Göre Komünizm
17/08/2017

Örnek Türk Genci: Atatürk

İdeal Türk gencinin nasıl olması gerektiğini anlatırken bir örnek göstermek istersek, akla ilk önce Atatürk’ün kendi gençliği gelir. Çünkü yaşadığı zor koşullar, savaşlar, çatışmalar, karşısındaki güçlü düşmanlar göz önünde bulundurulduğunda, dünya tarihinde Mustafa Kemal gibi bir örnek bulmak oldukça zordur.

Onun yaşamı kendini milletine vakfetmiş, tek önceliği ülkesinin iyi bir geleceğe kavuşmasına vermiş, idealist bir dava adamının hayatıdır. Bu bölümde Atatürk’ün doğumundan 19 Mayıs 1919 yılına kadar olan yaşamı çeşitli örneklerle aktarılacaktır. Bu bölümün hazırlanmasındaki amaç Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve ülkemizi uygar ülkeler seviyesine çıkarmak gibi büyük bir sorumluluğa sahip olan Türk gencine yol göstermektir. Çünkü Mustafa Kemal azmi, kararlılığı, cesareti, girişkenliği, zorluklar karşısında yılmaması, çalışkanlığı ve daha birçok güzel özelliği ile önümüzdeki gerçek bir örnektir. Bugün her Türk genci kendisine onu örnek almalı ve onun sözlerinde ifade ettiği ideallerini yerine getirmek için canla başla çalışmalıdır. Çünkü Atamızın söylediği gibi: “Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz… Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.”



Atatürk Portreleri


Mustafa Kemal Gerçek Bir Liderdi

Mustafa Kemal Atatürk, 1881 yılında Selanik’te doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dır. Ali Rıza Efendi Selanik yerlilerindendi. Ali Rıza Efendi, hayatının ilk devirlerinde gümrük memurluğu yapmış, daha sonraları memuriyeti terk ederek kereste ticareti ile meşgul olmuştu. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın ailesi de soy olarak Anadolu’dan Rumeli’ye geçmiş yörüklerdendi.

1871 yılında Zübeyde Hanım ile evlenen Ali Rıza Efendi’nin henüz elli yaşlarında iken 1888 yılında ölmesi üzerine, Mustafa yedi-sekiz yaşlarında yetim kalmıştı. Onun büyütülmesinden, eğitiminden ve yetiştirilmesinden annesi sorumluydu. Mustafa annesinin arzusuna uyarak bir süre Hafız Mehmet Efendi’nin mahalle mektebinde eğitim gördü. Daha sonra da babasının isteği ile Selanik’te askeri eğitim yapan Şemsi Efendi Mektebi’ne geçti ve ilkokulu burada bitirdi. Mustafa bu okulda okurken babasını yitirdi.

Ali Rıza Efendi’nin ölümü üzerine, Zübeyde Hanım çocuklarıyla birlikte Selanik yakınlarında yaşayan kardeşi Hüseyin Efendi’nin yanına yerleşti. Bu çiftlik hayatı nedeniyle Mustafa’nın öğrenimi bir süre aksadı. Ancak kısa süre sonra Selanik’te halasının yanına yerleşerek, öğrenimine kaldığı yerden devam etti. Bir öğretmeninin kendisine haksız yere sopa ile vurması üzerine bu okuldan ayrıldı. Mustafa Kemal, bu döneme ait bir hatırasını kendi ağzından şu şekilde aktarmakta ve daha küçük yaşlarda da bir eğitmen olduğunu ortaya koymaktadır:

“Öğretmenim sert bir kişiydi. Sınıfta birinci, ikinci tanımıyordu. Bir gün bize:
-Aranızda kimler kendine güveniyorsa kalksınlar, onları öbür arkadaşlarını çalıştırmakla görevlendireceğim, dedi.
Ben önce duraksadım. Öyle arkadaşlar ayağa kalktı ki, ben kalkmamayı yeğledim. Kalkanlardan birinin öğrencisi oldum. Ama onun çalıştırmalarına dayanamadım ve bir gün ayağa kalkarak:
◉ Ben bundan daha iyi yaparım, dedim.
Bunun üzerine öğretmen bana öğrenci çalıştırma görevi verdi ve daha önce beni çalıştıranı da bana öğrenci yaptı.137

Atatürk

Mustafa Kemal, Halep

1893 yılında kendi kararı ile Askeri Rüştiye’ye müracaat ederek öğrenimine burada devam etti. Yazları, dayısı Hüseyin Efendi’nin yanına gider, okul zamanına kadar çiftlikte kalırdı. Bu okulda kısa sürede zekası ve üstün yetenekleri ile ön plana çıktı ve öğretmenlerinin sevgisini kazandı. Aynı ismi taşıdığı matematik hocası tarafından kendisine “Kemal” ismi takıldı.

Atatürk 22 Eylül 1924 yılında Samsun’da öğretmenlerin verdiği bir toplantıda aldığı eğitim hakkında şunları söylemiştir:

“… Bununla beraber hatırlamak gerekir ki, gerçek ve fedakar öğretmenler, eğitimciler eksik değildi. Onların bize verdikleri feyiz elbette esersiz kalmamıştır. Şimdi burada bir yüce kişiye rastladım. O, benim Rüştiye birinci sınıfında öğretmenim idi. Bana henüz ilk bilgileri öğretirken gelecek için ilk fikirleri de vermişti. Demek istiyorum ki, ilk ilham ana baba kucağından sonra okuldaki eğitimcinin dilinden, vicdanından, terbiyesinden alınır…”138

Mustafa Kemal, Selanik Askeri Rüştiyesi’ni bitirdikten sonra, 1896 yılında Manastır Askeri İdadisi’ne girdi. Burada Ömer Naci ile arkadaşlık etti. İleride ünlü bir hatip olarak tanınacak olan Ömer Naci, Mustafa Kemal’in hitabet ve edebiyat sevgisinde önemli rol oynadı. Yakın arkadaşlarından biri olacak olan Ali Fethi (Okyar) de bu okulda öğrenci idi. Mustafa Kemal, askeri öğreniminin yanı sıra yabancı dil öğrenimini de ihmal etmiyor; yazları Fransızca dersleri alıyordu. 1888’de kurulmuş olan Tophane semtindeki “College des Freres de Salle” (Frerler Okulu)’in özel kurslarına kayıt yaptırıp, dersleri düzenli olarak takip ediyordu. Bu özel derslerde Mustafa Kemal’in öğretmenlerinden biri Frere Rodriquez (1849-1941)’di. Bu kişinin anlattığına göre, Mustafa Kemal gayet ciddi, zeki ve çalışkan, elinde daima kitap bulunan bir gençti ve subay olduktan sonra da zaman zaman kendisinden ders almaya geliyordu. Mustafa Kemal, gerçekten İdadi’den başlayarak gençlik yıllarında Fransızca öğrenmeye büyük önem vermiştir. O, “bir kurmay subay mutlaka yabancı dil bilmelidir, bunun aksini düşünmek büyük hatadır” diyordu.139

Mustafa Kemal’in ne kadar çalışkan bir öğrenci olduğu kendi sözlerinden şu şekilde ortaya çıkmaktadır:

Askeri liseyi bitirdiğimde merakım hayli ilerlemişti. Manastır Askeri Lisesi’ndeki matematik bana çok kolay geldi. Konuyla ilgilenmeyi sürdürdüm. Ama Fransızca’da geriydim. Öğretmen benimle pek ilgilenmiyor, ağır uyarılarda bulunuyordu. Bu uyarılar çok gücüme gitti. İlk tatilde buna bir çare aradım. İki, üç ay gizlice Frerler okulunun özel sınıfına devam ettim. Böylece okulda okutulanın üstünde Fransızca öğrendim.

O zamana kadar edebiyatla pek ilgim yoktu. O sıralar, Ömer Naci, Bursa Ortaokulu’ndan kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Şiirler yazıyordu. Benden okuyacak kitap istedi. Tüm kitaplarımı gösterdim, hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşımın kitaplarımın hiçbirini beğenmemesi gücüme gitti. Şiir ve edebiyat diye bir şeylerin bulunduğunu o vakit fark ettim. O konuda çalışmaya başladım.140

Genç Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi’ni de başarı ile bitirerek 13 Mart 1899 tarihinde İstanbul’da Harp Okulu’na girdi. 3 senelik başarılı bir Harbiye öğreniminden sonra 10 Şubat 1902’de bu okulu Teğmen rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine Harp Akademisi’nde devam etti. 1903 yılında Üsteğmen olmuştu. 11 Ocak 1905 tarihinde de Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisi’nden mezun oldu. Harp Okulu’nda ve Harp Akademisi’nde de zekası, yetenekleri ve üstün kişiliği ile tanınmış, çok büyük bir sevgi ve saygı kazanmıştı.

En çok ön plana çıkan yönleri ise matematiğe ve edebiyata olan ilgisinin yanı sıra, güçlü hitabet yeteneğiydi. Memleket ve millet davaları ile ilgilenmesi, düşüncelerini cesurca ifade etmesi, gözü karalığı, aydın ve devrimci kişiliği ile tanınmıştı. Yine kendisi şöyle anlatmaktadır:

Kurmay sınıflarına geçtik. Alışık olduğum düzende derslerime çok sıkı çalışıyordum. Derslerin ötesinde bende ve bazı arkadaşlarda yeni fikirler belirmeye başladı. Ülkenin yönetiminde ve izlenen politikada kötülükler olduğunu keşfetmeye başladık. Binlerce kişiden oluşan harp okulu öğrencilerine bu keşfimizi anlatma hevesine düştük. Okul öğrencileri arasında okunmak üzere el yazısıyla hazırlanmış bir gazete kurduk. Sınıf içinde küçük bir örgütümüz vardı. Ben yönetim kurulundaydım. Gazetenin yazılarını genellikle ben yazıyordum… Kurmay sınıflarının sonlarına kadar biz bu işleri sürdürdük. Yüzbaşı olarak okuldan ayrıldıktan sonra İstanbul’da geçireceğimiz süre içinde bu işlerle daha fazla meşgul olabilmek için arkadaşlardan biri adına bir daire kiraladık. Ara sıra orada toplanıyorduk. Bu hareketlerimiz biliniyor ve izleniyordu.141

Mustafa Kemal’in lider kişiliği onunla tanışan her kişide çok derin bir etki bırakıyordu. Bu kişilerden biri de Osman Nizami Paşa idi. Osman Nizami Paşa tanıştıktan kısa bir süre sonra Mustafa Kemal’e şunları söyler.

Mustafa Kemal Efendi oğlum, sen, bizler gibi Erkan-ı Harp zabiti olarak normal bir hayata atılmayacaksın. Keskin zekan ve yüksek kabiliyetin memleketin geleceği üzerinde müessir olacaktır. Bu sözlerimi bir kompliman olarak alma. Sende, memleketin başına gelen büyük adamların daha gençliklerinde gösterdikleri müstesna kabiliyet ve zeki emareleri görmekteyim. İnşaAllah yanılmamış olurum.142

Büyük bir istibdat idaresi altında yaşamasına rağmen bu tavırları onun aleyhinde olmadı. Çünkü o çevresinde çok seviliyor, samimiyetine inanılıyor ve tanıştığı insanlarda hemen büyük bir güven oluşturuyordu. Bununla beraber Harp Akademisi’nden mezuniyetini izleyen günlerde istibdat ve padişahlık rejimi aleyhindeki düşünceleri ve durumu nedeniyle şüphe çekti ve İstanbul’da birkaç ay tutuklu kaldı. Daha sonra da 5 Şubat 1905 tarihinde Suriye bölgesine bir nevi sürgüne gönderildi.

Sürgünde Başlayan Büyük Mücadele

Şam’da 5. Ordu’nun emrinde kaldığı üç yıl içinde Suriye’nin hemen her yerini görevle dolaştı, ülke yönetimindeki aksaklıkları, ordunun eksikliklerini daha yakından gördü. 1906 yılına geldiğinde ise artık ülkesi için bir şeyler yapması zamanı geldiğini anlamıştı. Ekim ayında güvendiği bazı arkadaşlarıyla birlikte gizlice “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni kurdu. Daha sonra Beyrut, Yafa ve Kudüs’te de kurdukları bu cemiyeti genişletti. Bir ara gizli olarak Mısır ve Yunanistan yoluyla Selanik’e geçerek burada da “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”nin bir şubesini açtı. Yunanistan’a geçişi ve bu dönemde yaşadıkları onun mücadeleci kimliğini, cesaretini, ülkesinin ve halkının menfaatini her şeyin önünde tuttuğunu gözler önüne sermekteydi. O dönem yaşadıklarını Mustafa Kemal Atatürk şu şekilde anlatmaktadır:

… Suriye’ye sürüldüm. Şam’daki bir süvari birliğinde staj yapmakla görevlendirilmiştim. O sıralar Dürzilerle bazı sorunlar vardı. Dürziler üzerine askeri birlikler gönderiliyordu. Ben görev yerine gittim ve dört ay orada kaldım. Orada “Hürriyet Cemiyeti” adında bir dernek kurduk. Bunu genişletmek amacıyla aldığımız önlemler arasında benim çeşitli askeri sınıflarda staj yapma bahanesiyle Beyrut, Yafa ve Kudüs’e gitmem de vardı.

Buna göre hareket ettim. Saydığım yerlerde örgütlenildi. Yafa’da daha fazla kaldım. Oradaki örgüt daha güçlü oldu. Ancak Suriye’de istediğimiz düzeyde örgütlenme olanaklı görünmüyordu. Benim kanım Makedonya’da işin daha hızlı yürüyeceğiydi. Oraya gitmek için çare düşünüyordum.

Sürgüne gönderilmemle ilgili olarak hakkımdaki kararda “kolay yollardan memleketine gidemeyeceği bir yere gönderilmesi” kaydı vardı. Bu bakımdan Makedonya’ya gitmek hayli zordu. O sırada bir yanlışlık sonucu olduğunda kuşku bulunmayan bir izin belgesi elimize geçti. Buna yanlışlık denebilir. Ama bu yanlışlık şurada, burada çalışan komite üyelerinin çabalarının sonucu olarak ortaya çıkmıştı.

Bu belgeye göre izinli olarak İzmir’e gidebilecektim. İşim içinde bir yanlışlık olduğunun meydana çıkabileceğini anlıyordum. O sıralarda Selanik’te topçu müfettişi olarak bulunan Şükrü Paşa’nın çok vatansever biri olduğundan söz ediliyordu. Kendisine bir mektup yazdım. Kendimi ve amacımı az çok anlattım. Bu amaçların en kısa sürede gerçekleşmesi Makedonya’ya gitmeme bağlıydı. Kendisi hakkında duyduklarım doğruysa Makedonya’ya gitmeme aracılık etmesini rica ettim. Doğrudan doğruya yanıt vermedi. Ama, herhangi bir yoldan Selanik’e gidersem sorunun çözümlenebileceği dolaylı olarak bildirildi.

İzin belgesini cebimize koyduk. Makedonya’ya gitmek üzere hareket ettim. Ama hareketten sonra işin ortaya çıkması olasılığına karşı önlem olmak üzere, izimizi kaybettirmek amacıyla önce Mısır’a, sonra Yunanistan’a gittim. Eğer bir bilgi edinilirse oralardan geçerken Yafa’dan bildireceklerdi. Hiçbir şey yazmadılar. Kılık değiştirip takma adla Selanik’e girdim. Bir gece Şükrü Paşa’yı gördüm. Benimle temastan çekiniyordu. Ben ciddi bir dayanak noktası bulamaksızın dört ay Selanik’te kaldım. O arada okul müdürü Tahir Bey, Hoca İsmail Efendi, Ömer Naci, Hüsrev Sami, Hakkı Baha gibi arkadaşlara amaçlarımızı anlattım. Hürriyet Cemiyeti’nin şubesini kurdum.

İstanbul’da, Selanik’te bulunduğum öğrenildiğinde hakkımda kovuşturma başladı. Oradan yine kılık ve ad değiştirerek Yafa’ya geçtim. O zamanlar bir Akabe sorunu vardı. Kendimi hemen sınırda görevlendirttim. Arandığımda sınırda ortaya çıktım.

Toplam olarak iki buçuk – üç ay Suriye’de kaldım. Bu süre içinde her şey unutulmuştu. Makedonya’ya naklim için resmi başvuruda bulundum. Amacım gerçekleşti.143

Mustafa Kemal Selanik’ten sonra tekrar Şam’a döndü. Şam’dan uzaklaştığı hükümet tarafından duyuldu ise de, üst rütbesindeki amirleri sayesinde bir ceza görmedi. 1907 yılında kıdemli yüzbaşı oldu ve Şam’daki ordunun Kurmay Başkanlığı’nda bir göreve getirildi.

Mustafa Kemal 13 Ekim 1907’de merkezi Manastır’da bulunan 3. Ordu Karargahı’na atandı. Bu karargahın Selanik’teki şubesinde çalışmak üzere Selanik’e geldi. Bu sıralarda Selanik’teki “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti” üyelerini de içine almış olan İttihat ve Terakki Cemiyeti faaliyet halinde idi. Mustafa Kemal de Selanik’e gelişini takip eden günlerde bu cemiyette hizmet etmeye başladı. 22 Haziran 1908’de Üsküp-Selanik arasındaki demiryolu müfettişliği görevi de 3. Ordu Karargahı’ndaki görevine ek olarak kendisine verildi.

Bu sırada “İttihat ve Terakki Cemiyeti” Abdülhamit’i, 1876 Anayasası’nı yeniden yürürlüğe koymaya ve kapatılan Meclis-i Mebusan’ı tekrar toplantıya çağırmaya zorlamaktaydı. Bu girişimlerin sonucunda 2. Meşrutiyet ilan edildi.

2. Meşrutiyet’in İlanı

23 Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyet ilan edildiği zaman Mustafa Kemal, Kolağası rütbesiyle Selanik’te görevini sürdürmekte, bir yandan da “İttihat ve Terakki Cemiyeti”nin çalışmalarını takip etmekteydi. Ancak ne 2. Meşrutiyet ne de onu takiben yapılanlar Mustafa Kemal için yeterli değildi. Ülkesinin geleceği için daha köklü ve daha büyük bir devrimin gerekliği olduğuna inanıyordu. İşte İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelenleri ile de bu noktada ayrılıyordu.

2. Meşrutiyet’in üzerinden henüz bir sene geçmişti ki İstanbul’da 14 Nisan 1909’da büyük bir isyan başladı. Mustafa Kemal, 31 Mart Vak’ası olarak bilinen bu isyanı bastırmak üzere Rumeli’de oluşturulan Hareket Ordusu’nun Kurmay Başkanlığı’na getirildi ve bu ordu ile 19 Nisan 1909 tarihinde İstanbul’a geldi. Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girdiği gün halka hitaben yayımlanan beyannameyi kendisi yazdı. Hareket Ordusu’nun duruma hakim oluşundan sonra Abdülhamit tahttan indirildi, yerine Sultan Reşat getirildi. Mustafa Kemal, bu olayın bastırılmasından sonra İstanbul’da kalmayıp, Selanik’e döndü.

Mustafa Kemal, 15 Ocak 1911’de 3. Ordu Karargahı’ndaki görevinden alınarak, önce 5. Kolordu Karargahı’nda, daha sonra yine Selanik’te bulunan 38. Piyade Alayı’nda görevlendirildi. Bu görevde de büyük başarılar gösterdi; eskiden olduğu gibi yine kumandanlarının, arkadaşlarının sevgi ve saygısını kazandı. Selanik garnizonundaki subaylar gittikçe onun etrafında toplanıyorlardı. Bu durum 3. Ordu Müfettişliği’nin hoşuna gitmedi. Onu Selanik’teki vazifesinden ayırarak 27 Eylül 1911 tarihinde İstanbul’da Genelkurmay Başkanlığı’nda bir göreve tayin ettiler. Mustafa Kemal bu atama üzerine İstanbul’a gelerek bir süre Genelkurmay Başkanlığı’nda çalıştı.

5 Ekim 1911’de İtalyanlar Trablusgarp’a hücum ederek istila hareketlerine başlamışlardı. Mustafa Kemal, bu bölgede görev almak üzere 15 Ekim 1911’de İstanbul’dan ayrıldı. Trablusgarp’a gelişini takiben bir süre Tobruk ve Derne Bölgelerinde gönüllü yerel kuvvetlerin başında bulundu. 12 Mart 1912’de Derne Komutanlığı’na getirildi. Bu sıralarda 27 Kasım 1911 tarihinde binbaşılığa terfi etti.

1912 yılı Ekimi’nde Balkan Savaşı başladı, Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912’de Trablusgarp’tan hareket ederek İstanbul’a geldi. 21 Kasım 1912’de Gelibolu’da bulunan Akdeniz Boğazı Kuvay-ı Mürettebesi Komutanlığı Harekat Şubesi Müdürlüğü’ne atandı. Bu atama üzerine Gelibolu’ya geldi. Olaylar süratle gelişmiş, baba memleketi Selanik düşmüş, Bulgar Ordusu ilerleyerek Çatalca’ya kadar gelmişti. Bu durum onu çok üzdü. Bu cephede bir süre sonra Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanlığı’na getirildi. Bu görevde iken Dimetoka ve Edirne’nin düşmandan geri alınışında büyük hizmetler gördü.

Balkan Savaşı’ndan sonra 27 Ekim 1913 tarihinde Sofya ataşe militerliğine atandı. Mustafa Kemal 1 Mart 1914 tarihinde yarbaylığa terfi etti. 1915 yılı Ocak sonlarına kadar Sofya’da kaldı.

1. Dünya Savaşı’nda Gösterdiği Kahramanlıklar

1 Ağustos 1914’te Almanya’nın Rusya’ya harp ilanı ile I. Dünya Savaşı başladı. Mustafa Kemal gelişmeleri yakından takip etmekte ve fikirlerini Harbiye Nezareti’ne bildirmekte idi. Ona göre katılma zorunlu hale gelmedikçe Osmanlı Devleti bu büyük savaşın dışında kalmalıydı. Ancak yaşanan gelişmeler nedeniyle 29 Ekim 1914’te Osmanlı Devleti, ister istemez İttifak Devletleri yanında harbe girmek mecburiyetinde kaldı. Mustafa Kemal bu gelişmeler üzerine Başkumandanlık’tan kendisine faal bir hizmet istedi ise de uzun süre bu isteği yerine getirilmedi. Bu dönemde neler yaptığını Mustafa Kemal şöyle anlatır:

Birinci Dünya Savaşı ilan edildi. O sırada Tekirdağ’da yeni kurulan 19. Tümen’e komutan olmak için başvuruda bulundum ve komutan oldum. Arıburnu’nda, Anafartalar’da bulundum. İngilizler çekilip gitikten sonra bir ay Edirne’de 16. Kolordu ile kaldım. Sonra kolordu komutanı olarak Diyarbakır ve çevresine gittim. Orada yaptığımız önemli muharebelerden biri Bitlis ve Muş’un Ruslardan geri alınmasıdır.144

Düşman birlikleri 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinden ilk çıkarma hareketine başladı. Ancak çıkarma hareketi ilk gün karşısında Mustafa Kemal’i buldu. Mustafa Kemal, çıkarmanın başladığını görür görmez, kuvvetlerini süratle Bigalı’dan Conkbayırı’na sevk etti. Arıburnu’ndan Conkbayırı’na ilerleyen İngiliz kuvvetleri, o gün, Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19. Tümen Kuvvetleri’nin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edildi.

Conkbayırı taarruzunda Türk askeri görülmemiş bir inanç ve cesaretle savaşıyor, tarihin en büyük kahramanlık sahneleri sergileniyordu. Dahi komutan, kumandanlara şöyle emretmişti:

“Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!”

İlerlemek isteyen İngilizlerle yer yer şiddetli çarpışmalar oldu; ancak her taarruz Türk askerinin kahramanca savunması karşısında başarısız kaldı. Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesi’ndeki bu üstün başarıları üzerine 1 Haziran 1915’de Albaylığa terfi etti. İngilizler 6 ve 7 Ağustos 1915 günleri, takviyeli kuvvetlerle yeni bir taarruz daha denediler; düşman kuvvetleriyle, kuvvetlerimiz arasında şiddetli muharebeler oldu. Ancak, Mustafa Kemal’in aldığı önlemler sayesinde düşmanın bu taarruzu da gelişme imkanı bulamadı. Arıburnu ve Seddülbahir’deki taarruz devam ederken İngilizler 6 Ağustos 1919 akşamı Çanakkale’nin güney kıyılarına da asker çıkararak ilerlemeye başladılar. Gelişen bu kritik durum üzerine Anafartalar Grubu Komutanlığı’na 8 Ağustos 1915 tarihinde Albay Mustafa Kemal getirildi. 9 Ağustos 1915 günü komutayı ele alan Mustata Kemal’in aynı gün yaptığı taarruz ile ilerleyen İngiliz kuvvetlerini tekrar çıkarma yaptıkları kıyılara itti. Aynı günün akşamı Conkbayırı bölgesine geçerek buradaki kuvvetleri de 10 Ağustos 1915 sabahı taarruza geçirdi. Böylece düşmanın ilerlemesine imkan verilmemiş; aksine tutunduğu mevzilerden tamamen çıkarılarak Anafartalar bölgesine tam anlamıyla hakim olunmuştu.

Mustata Kemal, bu muharebeler sırasında bizzat ateş hattında bulunmuş, ateş hattından emirler vermiş, cesareti ile yanındaki subay ve erlere çok güzel bir örnek olmuştur. Conkbayırı’nda kalbini hedef alan bir şarapnel parçası, cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden mutlak bir ölümden kurtulmuştu. Bu muharebeler esnasında gösterdiği kahramanlık, azim ve yüksek kumanda kudreti, kendisine memleket içinde ve dışında büyük ün sağlamıştı. Artık o, “Anafartalar Kahramanı” olarak anılıyordu. Bu savaşlarda İngilizler insan, silah ve teknik imkanlar yönünden Türklerden çok fazla idi; ancak onların unuttukları nokta, Türk askerinin tarihsel kahramanlığı ve bu kahramanlığı yönlendiren Mustafa Kemal faktörü idi.

Mustafa Kemal, 1 Nisan 1916 da Generalliğe yükseltildi. Diyarbakır’a gelişini takiben kısa bir hazırlıktan sonra 3 Ağustos 1916 sabahı emrindeki kuvvetleri Bitlis ve Muş yönünde taarruza geçirdi; Ruslarla iki tümenimiz arasında taarruz ve karşı taarruz şeklinde şiddetli çarpışmalar oldu. Nihayet 8 Ağustos 1916 sabahı Muş, aynı günün akşamı Bitlis kuvvetlerimiz tarafından düşman işgalinden kurtarıldı. Muş; 25 Ağustos 1916’da tekrar Rusların eline düşmüştü. Mustafa Kemal Paşa, 2. Ordu Komutanlığı sırasında, 14 Mayıs 1917’de Muş’u ikinci defa Rus işgalinden kurtardı.

I. Dünya Savaşı Almanya ve müttefikleri aleyhine gelişiyordu. 29 Eylül 1918 tarihinde Bulgaristan savaştan çekilmiş, 4 Ekim 1918 tarihinde de Almanya mütareke istemişti. İstanbul’da Talat Paşa Kabinesi istifa etmiş, yeni Kabineyi Ahmet İzzet Paşa kurmuştu. Bu gelişmeler karşısında Mustafa Kemal Paşa yetkili makamlara, askeri ve siyasi önerilerine devam etti ise de yine kabul ettiremedi. Nihayet 30 Ekim 1918 tarihinde de Osmanlı Devleti, İtilaf Devletleri ile Mondros Mütarekesi’ni imzalayarak l. Dünya Savaşı’ndan çekildi.

Mondros Mütarekesinin Ardından Ülkenin Durumu

Mustafa Kemal Paşa, 31 Ekim 1918 tarihinde Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı’na getirildi ise de artık yapacak bir şey kalmamıştı. 7 Kasım 1918 tarihinde bu Grup Kumandanlığı’nın da Padişah iradesiyle kaldırılması üzerine Adana’dan hareketle 13 Kasım 1918 günü İstanbul’a geldi. Artık Türkiye, mütareke şartlarını yaşıyordu ve kendisi de Harbiye Nezareti emrine verilmiş bir Ordu Kumandanı idi.

Memleket ve milletin içinde bulunduğu şartlar ağır idi. Büyük bir savaş sonunda, mağlup bir devlet olarak 30 Ekim 1918’de “Mondros Mütarekesi” adı verilen şartları ağır bir anlaşma imzalanmış, bu anlaşma şartlarına dayanılarak memleketin birçok bölgesi galip devletlerce işgal edilmiş, ordumuz dağıtılmış, bütün silah ve cephane galip devletlerin emrine verilmişti. Osmanlı memleketleri tamamen parçalandığı gibi, Türk’ün ana yurdu, Anadolu da galip devletler arasında taksime uğruyordu. Anadolu’nun her şehrinde yabancı subaylar dolaşıyor, İtilaf Devletleri temsilcisi sıfatıyla direktifler veriyorlardı. Yunanlılar da İzmir’i işgal hazırlıklarıyla meşguldu; bu yolda büyük çaba harcıyorlar, İtilaf Devletleri’ni iknaya çalışıyorlardı. Nihayet 15 Mayıs 1919’da bu gayelerine eriştiler.

Olayların bu şekilde gelişeceğini Mustafa Kemal, önceden sezinlemişti. Nitekim Mondros Mütarekesi’nden 5 gün sonra, 5 Kasım 1918’den itibaren Harbiye Nezareti’nden Mondros Mütarekesi gereğince ordulara terhis emirleri gelmeye başladı. Atatürk, aynı gün Adana’dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya ilk ikaz telgrafını çekti: “Ciddi olarak arz ederim ki gereken tedbirleri almadıkça orduyu terhis etmeyiniz! Şayet orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak düşman ihtiraslarının önüne geçmeye imkan kalmayacaktır. Bu, Atatürk’te, her şey bitti zannedilen bir zamanda da kurtuluş ümidinin sönmediğini, pek çoklarının düştüğü ümitsizliğe asla kendisini kaptırmadığını gösterir.

Mustafa Kemal’in Önderliğinde Başlatılan Milli Mücadele

Mustafa Kemal tarafından yapılan bütün bu haklı itirazlar etkisiz kalır ve ordunun terhisine sür’atle devam edilir. Çünkü genel kanaat, herhangi bir mücadeleye giremeyeceğimiz, böyle bir mücadelenin aleyhimize sonuçlanacağı idi. O halde İtilaf Devletleri’ni gücendirmeyecek, Mondros Mütarekesi şartlarını yerine getirecektik. İstanbul Hükümeti’nin görüşü ve davranışı bu idi.

Padişah ve hükümetini saran bu umutsuzluğa rağmen, milletimiz, haksız işgallere karşı çıkıyor, topraklarını müdafaa ediyor, yurdun dört bir yanında yerel kuvvetlerle çatışmalar oluyordu. Ancak bütün memkeleketi kapsayan bir hareket ve birlik gösterilemiyordu. Atatürk bu dönemi şu şekilde anlatıyordu:

İstanbul vatanseverlerince çeşitli adlar altında programlar ve gruplar oluşturularak kurtuluş yolları aranmaktaydı. Bunların her birini ayrı ayrı inceledim. Hiçbiri doğrulayıcı bir kanıta dayanmıyordu. Dolayısıyla hiçbiriyle iş birliği yapmaktan sonuç beklemedim. Doğrulayıcı kanıtın doğrudan doğruya millet olacağı kanım çok ağır basıyordu. İstanbul’da olup bitenlerden, yapılan girişimlerden, özellikle durumun ağırlığından ve acıklılığından milletin haberi yoktu. İstanbul’da oturup milleti olanlardan haberdar etme olanağı da kalmamıştı. O nedenle yapılacak şeyin İstanbul’dan çıkıp millete katılmak ve orada çalışmak olduğuna karar verdim.145

Her yanda birtakım adlarla örgütler oluşmaya başlamıştı. Bunları aynı program ve ad altında birleştirerek tüm milleti ilgilendirmek ve tüm orduyu da bu amaca yöneltmek gerekirdi. Anadolu’ya ulaştığımda daha Ordu Müfettişi sanı ve yetkileri üzerimdeyken bu noktadan işe başladım ve amaç kısa sürede gerçekleşti.146

Yapılması gereken şey “Ya İstiklal ya ölüm!” parolası altında bir Milli Mücadele başlatmaktı. Artık Anadolu’ya geçerek Milli Mücadele bayrağını açmak gerekiyordu. İşte bu sıralarda Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’dan uzaklaştırmak amacıyla, kendisine Dokuzuncu Ordu Müfettişliği teklif edildi. Mustafa Kemal Paşa, kendisine geniş yetkiler tanıyan bu görevi kabul etti.

16 Mayıs 1919 günü Bandırma vapuru ile İstanbul’dan hareket eden Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919 sabahı Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastı. Kendisinin Anadolu’ya gönderiliş gerekçesi, “Samsun ve çevresindeki asayişsizliği yerinde görüp incelemek ve tedbir almak”tan ibaretti. Saray ve İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal Paşa’nın bu görevi yapacağını zannetmişti. Oysaki Mustafa Kemal’in düşünceleri tamamen başka idi. Onların kararlarına uymak değil, karşı koymak lazımdı. İşte Anadolu’ya bu gaye ile gidiyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’dan ayrılırken yakın arkadaşlarına söylediği şu sözler bu bakımdan büyük önem taşımaktadır:

“Düşman süngüsü altında milli birlik olamaz. Ancak hür vatan topraklarında memleketin İstiklali ve milletin hürriyeti için çalışılabilir. Bu gayeyi tahakkuk ettirmek üzere Anadolu’ya gidiyorum.”

Dipnotlar

137 İşte Atatürk, Tempo Kitapları-11, Mayıs 1994, s.10

138 http://www.karatekin.com/1ataturk/Ataturkun_kisiligi/Ataturkunkisiligi.htm<

139 http://www.karatekin.com/1ataturk/Ataturkun_kisiligi/Ataturkunkisiligi.htm

140 İşte Atatürk, Tempo Kitapları-11, Mayıs 1994, s. 10

141 İşte Atatürk, Tempo Kitapları-11, Mayıs 1994, s. 12

142 http://www.karatekin.com/1ataturk/Ataturkun_kisiligi/Ataturkunkisiligi.htm

143 İşte Atatürk, Tempo Kitapları-11, Mayıs 1994, s. 14

144 İşte Atatürk, Tempo Kitapları-11, Mayıs 1994, s. 16

145 İşte Atatürk, Tempo Kitapları-11, Mayıs 1994, s. 17

146 İşte Atatürk, Tempo Kitapları-11, Mayıs 1994, s.  17

Sonuç

Yirminci yüzyıl Türk Milleti’nin tarihinde büyük bir dönüm noktası olmuştur. 1. Dünya Savaşı’nın ardından, asırlardır 3 kıtada hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış ve topraklarımız düşman kuvvetlerince işgal edilmiştir. Güçlü, modern silah donanımlı düşman güçlerine karşı milletimiz birlik ve beraberlik içinde kahramanca mücadele etmiş, bu şanlı mücadelenin önderi ise Mustafa Kemal Atatürk olmuştur. Fedakarca yürütülen bu savaştan milletimiz büyük bir zaferle çıkmış ve Atatürk’ün liderliğinde yepyeni bir devlet kurulmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti yıkık bir imparatorluğun kalıntılarından, emek emek ortaya çıkmıştır. Yıkılmış, harap olmuş, evlatlarını savaşlarda yitirmiş Türk Milleti, tüm dünyaya örnek bir atılımla, hiç yorulmadan çalışarak Cumhuriyet tarihini yazmaya başlamıştır. Bu büyük mücadelede Atatürk’ün yanında ise her zaman Türk Milleti, özellikle de Türk gençliği olmuştur. Gençler her zaman ve her şart altında Atatürk’e destek olmuş, ona güvenmiş, milli mücadelenin başarıyla sonuçlanacağı inançlarını her zaman muhafaza etmişlerdir. Tüm enerjilerini Atatürk’ün Türk Milleti için hedeflediği çağdaş, medeni ve demokratik Cumhuriyetin kurulmasına yoğunlaştırmış, ortaya yıkılmaz bir eser çıkarmışlardır.

İşte bugün de muhteşem devletler kurmuş, uçsuz bucaksız topraklarda dinleri, ırkları ve dilleriyle farklı milletleri adalet ve hoşgörüyle yönetmiş, gittiği yere medeniyet götürmüş Türk Milleti’nin evlatları, Atatürk’ün hedeflediği yolda büyük bir hızla ilerlemektedirler. Üstün ahlakları, seçkin kişilikleri, adaletleri, hoşgörüleri, cesaretleri ve çalışkanlıklarıyla gıpta edilen bir millet olma yolunda büyük adımlar atmaktadırlar. Hem şanlı tarihine sahip çıkan, hem de çağdaş toplumlar seviyesine çıkmayı ana hedef alan bu gençlik, kitap boyunca anlatılan Atatürk’ün tarifini yaptığı gençliktir. Atatürk’ün söylediği gibi bu büyük sorumluluğu Cumhuriyeti kuranlardan devralmış ve yükseltip devam etmeye ant içmişlerdir. Hiç şüphesiz, 21. yüzyılda Mustafa Kemal’in layık ve ehil gördüğü Türk gençliği bu ulvi hedefe ulaşacak ve tüm dünya gençliğine örnek bir model oluşturacaktır.

Harun Yahya’nın “Atatürk ve Gençlik” kitabından alınmıştır.