Atatürk’ün Eşyaları
03/08/2017
Atatürk ile Paylaştıkları Anları Anlatanlar
05/08/2017

Atatürk’ün Öğütleri ve Söylevleri

Atatürk ülkemize yepyeni bir çehre kazandıran üstün bir siyaset adamı ve askeri bir dehadır. Her zaman en doğruyu gösteren, ileriyi çok iyi görebilme ferasetine sahip olması sebebiyle en kritik zamanlarda dahi en yerinde kararlar alabilen çağdaş bir liderdir.

Atatürk, eğitimden devlet politikasına, sanattan savaşa, spordan modern yeniliklere kadar her konuda eğitilmemizi ve düşüncelerimizin gelişmesini sağlayan sözleriyle hepimizin fikirlerinin öncüsü olmuştur. ‘Atatürk’ün Sözleri’ bölümümüzde de Ata’mızın bizlere yön gösteren, geleceğimiz için ışık olan sözlerinden bazılarına yer vereceğiz.

Milli Hakimiyet

Atatürk

Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz.

Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklalden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık sayılamaz.

Milletin saltanat ve hakimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir.

Hükümetlerin icraatı menfi olup da millet itiraz etmez ve iktidarı düşürmezse bütün kusur ve kabahatlere katılmış demektir.

Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevi, hususi ve resmi hayatımın her safhasını yakından bilenler için bu aşkım malumdur. Bence bir millete şerefin haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi, mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.

Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar.

Cumhuriyet fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.

Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir.

Milli mücadelelere şahsi hırs değil, milli ideal, milli onur sebep olmuştur.

Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.

Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.

Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.

Türk Milleti’nin istidadı ve kesin kararı medeniyet yolunda, durmadan, yılmadan ilerlemektir.

Medeni olmayan insanlar, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkumdurlar.

Din

Milletimiz daha da dindar olmalıdır diyorum. Ama bütün sadelik ve güzelliği ile. Dinime, bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Şuura aykırı ilerlemeye engel hiçbir şey ihtiva etmiyor. Şu anda batıl itikatlardan oluşan ikinci bir din mevcuttur. Fakat bu cahiller sırası gelince aydınlatılacaktır.

Bizim dinimiz, milletimize hakir, miskin ve zelil olmayı tavsiye etmez. Tam tersine Allah da, Peygamberimiz (sav) de insanların ve milletlerin izzet ve şerefini korumalarını emrediyor.

İntisap etmekle bahtiyar olduğumuz İslam dinini, asırlardan beri alışılmış olduğu üzere bir siyaset vasıtası mevkiinden kurtarmak ve yükseltmek elzem olduğu hakikatini müşahade ediyoruz. Mukaddes ve lahuti olan inançlarımızı ve vicdanlarımızı çapraşık ve değişken olan ve her türlü menfaat ve ihtirasların tecellisine sahne olan siyasetten ve siyasetle ilgili bütün hususlardan bir an evvel ve kesin olarak kurtarmak, milletin, dünya ve ahiret saadetinin emrettiği bir zarurettir.

Eğer bizim dinimiz akla mantığa uygun bir din olmasaydı, mükemmel olamazdı, dinlerin sonuncusu olmazdı.

Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını söyler. Bazı kimseler modern olmayı kafir olmak sayıyorlar. Asıl kafirlik onların bu inanışıdır.

Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır.

İlk olarak Kuran’ın dilimize çevrilmesini emrettim. Kuran ilk olarak Türkçeye çevriliyor.

Efendiler, camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapmak lazım geldiğini düşünmek, yani meşveret için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihni başlı başına faaliyette bulunmak elzemdir.

Kadın

Atatürk

İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin. Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin.

Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.

Dünyada ne görüyorsak kadının eseridir.

Anaların bugünkü evlatlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anaları için, gerekli vasıfları taşıyan evlat yetiştirmek, evlatlarını bugünkü hayat için faal bir uzuv haline koymak pek çok yüksek vasıflar taşımalarına bağlıdır. Onun için kadınlarımız, hatta erkeklerimizden çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar; eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa.

Milletin kaynağı toplum hayatının esası  olan kadın ancak faziletli olursa görevini yerine getirebilir.

Kadınlarımız erkeklerden daha çok aydın, daha çok verimli, daha çok bilgili olmak mecburiyetindedir. Gerçekten milletin anası olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar.

Kimse inkar edemez ki, bu harpte ve ondan evvelki harplerde milletin hayat kabiliyetini tutan hep kadınlarımızdır.

Onun için, hepimiz büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı şükran ve minnetle ebediyen taziz ve takdis edelim.

Türk Gençliğine

Gençler, cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.

Yüksek Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur.

Benim naçiz vücudum nasıl olsa bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ebediyen yaşayacaktır.

Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz… Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

Barış

Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsan, uzaktan bütün doğu milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve egemenliklerine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerini milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmieyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır.

Dış Politika

Gerçi bize milliyetçi derler. Ama, biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız.

Bilelim ki, milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.

Güzel Sanatlar


Atatürk ve sanat
Atatürk ve heykel

Müsbet bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar beden terbiyesinde de kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan erdemli, kudretli bir nesil yetiştirmek ana siyasetimizin açık dileğidir. “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”

Efendiler, siz hayatınızda mebus olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz. Fakat hiçbir zaman sanatkar  olamazsınız.

Öğretmenler

Mualimler! Yeni nesli, Cumhuriyet’in fedakar öğretmenleri ve eğiticileri, sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakarlığınız derecesiyle mütenasip bulunacaktır.

Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden yoksun bir millet, henüz millet namını almak istidadını keşfetmemiştir.

Sayın öğretmenler, hiçbir zaman düşüncelerinizden çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.

İlim

Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.

Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki, Türk Milleti, Türk sanatı, Türk iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir.

Dünyada herşey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki murşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir.

Türk Milleti’nin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, doğuştan zekasını, bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu, her zaman ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek geliştirmek milli ülkümüzdür.

Ekonomi

Ekonomik kalkınma, Türkiye’nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha müreffeh Türkiye idealinin belkemiğidir.

Ancak kendilerinden sonrakileri düşünebilenler milletlerini yaşamak ve ilerlemek imkanlarına kavuştururlar.

Yabancı Sermaye

Milletimizin temel yararı ile ilgili konularda yabancıların bizce hiçbir önemi yoktur.

Köylüler

Türkiye’nin asıl sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, saadet ve servete müstahak ve layık olan köylüdür. Onun için, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin iktisadi siyaseti bu asli gayeye erişmek maksadını güder.

Bir kere memlekette topraksız köylü bırakmamalıdır. Bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın hiçbir sebep ve suretle bölünemez bir mahiyet alması, büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliğinin, arazinin bulunduğu memleket bölgelerinin nüfus yoğunluğuna ve toprak verim derecesine göre sınırlanması gerekir.

Bağımsızlık

Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz.

Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası özgürlüktür.

Bu millet bağımsızlıktan ayrı yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.

Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız vazifenin temelidir.

Tam bağımsızlık denildiği zaman, tabii, siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, harsi vs. her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik kastolunmaktadır.

Türkiye’de Bolşeviklik olmayacaktır. Çünkü Türk Hükümeti’nin ilk gayesi, halka hürriyet ve saadet vermek, askerlerimize olduğu kadar sivil halkımıza da iyi bakmaktır.

Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur.

Türk’ün Asaleti

Bu milleti ben değil, içimizdeki ruh, damarımızdaki kan kurtarmıştır.

Biz doğrudan doğruya milletseveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur.

Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen Türk istiklal ve Cumhuriyetini ilelebet korumak ve müdafaa etmektir. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız. Doğuşumdaki tek olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir.

Büyük devletler Kuran ecdadımız, büyük ve şumullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur.

Dil Hakkında

Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.

Bir memleketin, bir memleket halkının düşmandan zarar görmesi acıdır. Fakat kendi ırkından büyük tanıdığı insanlardan vefasızlık, felaket görmesi daha acıdır.

Efendiler, biz hayat ve istiklal isteyen bir milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı yok etmeyi göze alırız.

Bizim ahenktar, zengin lisanımız yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir.

Medeniyet

Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için yeterlidir.

Biz dünya medeniyeti ailesi içinde bulunuyoruz. Medeniyetin bütün icaplarını tatbik edeceğiz.

Büyük davamız en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir.

Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni özelliği ve büyük medeni kabiliyeti bundan sonraki gelişmesi ile geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.

Türkler bütün medeni milletlerin dostudurlar.

Türk Milleti’nin istidadi ve kesin kararı medeniyet yolunda, durmadan, yılmadan ilerlemektir.

Medeni olmayan insanlar, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkumdurlar.

Milletimiz her güçlük ve zorluk karşısında, durmadan ilerlemekte ve yükselmektedir. Büyük Türk Milleti’nin bu yoldaki hızını, her vasıtayla arttırmaya çalışmak, bizim hepimizin en kutlu vazifemizdir.

Aileye ve Çocuklara Verdiği Önem

Eşini mutlu edecek herkes evlenmelidir. Çoluk çocuk sahibi olmalıdır. Bana bakmayınız. Benim hayatım başka türlü düzenlenmiştir.

Çocuk sevgisi insan için bir ihtiyaçtır.



Atatürk’ün çocuklara sevgisi


Zafer Hakkında

Hiçbir zafer gaye değildir. Zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için belli başlı vasıtadır. Gaye fikirdir. Bir fikre dayanmayan zafer yaşayamaz. Her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir alem doğmalıdır. Yoksa başlı başına zafer boşa gitmiş bir gayrettir.

Zafer, “zafer benimdir” diyebilenin, muvaffakiyet, “muvaffak olacağım” diye başlayanın ve “muvaffak oldum” diyebilenindir.

Benim için ordumuzun kıymetini ifadede ölçü şudur: Türk Ordusu’nun bir kıtası muadilinin behemehal mağlup eder, iki mislini durdurur ve tesbit eder.

Her Türk ferdinin son nefesi, Türk Milleti’nin nefesinin sönmeyeceğini, onun ebedi olduğunu göstermelidir.

Herhalde alemde bir hak vardır ve hak kuvvetin üstündedir.

Bir millet, bir toplum yalnız bir kişinin çabası ile adımcık bile atamaz.

Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Benim sizden istediğim şey, yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman da, durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takip etmektir.

Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

Hakikati konuşmaktan korkmayınız.

Meseleleri hadiselere göre değil, aslında olduğu gibi ele almak lazımdır.

Tatbik eden, icra eden, karar verenden daima daha kuvvetlidir.

Lüzumuna kani olduğumuz bir işi derhal yapmalıyız.

Fikirler, cebir ve şiddetle, top ve tüfekle asla öldürülemez.

Tbmm Açılış Konuşmasından Kısaltılmış Bazı Bölümler
(24 Nisan 1920)

Atatürk Meclis Kürsüsünde

Sayın milletvekilleri! Bugün içinde bulunduğumuz durumu büyük Meclisinizin huzurunda tam olarak ortaya koyabilmek için bazı açıklamalarda bulunmak istiyorum. Arz edeceğim konular birkaç bölüme ayrılabilir:

Birinci bölüm; Ateşkes’ten Erzurum Kongresi’ne kadar geçen  süre içindeki durumla ilgilidir.

İkinci bölüm; Erzurum Kongresi’nden 16 Mart tarihinde İstanbul’un düşmanlar tarafından işgal edildiği güne kadar olan süreyi içine almaktadır.

Üçüncü bölüm; 16 Mart’tan şu dakikaya kadar olan durumla ilgili olacaktır.

Açıklamalarım birtakım belgelere dayanacaktır. İzninizle o belgeleri gerektikçe burada okuyacağım. Yalnız birinci dönem ile ilgili açıklamalarım belki biraz şahsi olacaktır. İçinde bulunduğumuz durumu bütünüyle aydınlatabilmek için o dönemden söz etmeyi gerekli buluyorum.

Yüce makamlarınızca da bilindiği gibi, Ahmet İzzet Paşa Hükümeti, milli temele dayanan adil bir barışı sağlayabilmek umudu ile ateşkes istedi. Bağımsızlığı uğrunda dürüst ve cesur bir biçimde savaşan ulusumuz, 30 Ekim 1918 tarihinde imza edilen Ateşkes Antlaşması ile silahını elinden bıraktı.

İtilaf donanmaları İstanbul’a girdikten sonra Ateşkes Antlaşması’nın hükümleri bir tarafa bırakıldı; gün geçtikçe artan bir şiddetle, saltanat hakları, hükümetin gururu, milli onurumuz hiçe sayıldı. İttilaf heyetinden gördükleri özendirme ve koruma sayesinde Osmanlı uyruğundaki Müslüman olmayan unsurlar her yerde küstahça saldırılara başladılar.

Meclis-i Mebusan’ın feshi, kuvvetini milletten almayan hükümetlerin sık sık değişmesi ve halkın vicdanından doğan milli birlik uğrundaki çalışmaların üzücü bir şekilde siyasi ihtiraslara kurban edilmesi yüzünden dünyaya karşı milli varlığımız duyurulamadı.



Yabancı kuvvetlerin işgali altında inleyen başkentimizde kan ağlayan bütün onurlu kişiler, millet aydınları, din ve devlet hizmetlerinin önde gelen kişileri, büyük hilafet ve saltanat makamı milli bağımsızlığımızın bu tehlikeli durumdan kurtarılmasının ancak milli vicdandan doğan birliğin azim ve iradesine bağlı bulunduğuna iman getirdiler. Fakat İstanbul’un baskı ve işgal altında bulunması sebebiyle milli onuru korumaya maddeten imkan kalmamıştır.

İşte bu sırada, Anadolu’ya mülki ve askeri işlerle görevli olarak Ordu Müfettişliğine atandım. 16 Mayıs 1919 günü İstanbul’u terk ettim, Samsun’da bu iş için görevlendirilmemi, din ve millete hizmet etmek için en büyük ve kutsal bir şeref olarak kabul ettim.

Milli vicdanın büyük iradesine bağlı olarak, milleti bağımsız ve vatanımızı düşmanlardan arınmış görünceye kadar çalışmak andıyla 16 Mayıs 1919 günü İstanbul’dan ayrıldım. Samsun’da işe başladım. İlk düşüncem, ülkemizde güvenliği kendi imkanlarımızla gerçekleştirebileceğimiz inancı oldu. Aslında Canik Livası’nın (Merkezi Samsun’da olan o zamanki sancağın adı) özel durumu da bu konuda en hızlı biçimde davranılmasını gerekli kılmakta idi. Gerçekten Rumların egemenliğini ve İslam halkının tutsaklığını amaçlayan, Atina ve İstanbul komitaları tarafından yönetilen Pontus Hükümeti, Karadeniz sahili ile kısmen Amasya ve Tokat’ın kuzey ilçelerinde oturan Osmanlı Rumlarının hayallerini körüklüyordu. Alınan önlemler sayesinde başarılı sonuç elde edildi. Fakat bu önlemler ve başarı yalnız Pontus dolayları ile sınırlı idi. Halbuki her gün haksızlıklarını artıran İtilaf Devletleri’ne milli varlığımızı siyasi olarak kanıtlamak ve fiili saldırılar karşısında milletin namus ve bağımsızlığını bilfiil korumak çok önemli idi. Aslında doğuda ve batıda, hemen ülkemizin her yanında millet ve vatan haklarını korumak ve kollamak için dernekler kurulmuştu. Bu dernekler, düşmanlarının esaret boyunduruğuna girmemek amacı ile milli vicdanın azim ve iradesinden doğmuş kuruluşlardı.

Bu sıralarda, bütün belediye başkanlarımıza İstanbul’da İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin (İngiliz Dostları Derneği) kurulduğu ve her yerde derneğe katılarak İngilizlere yardım edilmesinin gereği konusunda Said Molla imzası ile bir telgraf geldi. Bu olayda Hükümet’in ilgi derecesini ölçmek için Sadrazam (Başbakan) olan Ferit Paşa’dan bilgi istedim. Hiçbir cevap  alamadım.

Bilinmeyen kişiler tarafından başlatılan böyle düzensiz ve çeşitli siyasi maceralara yönelik girişimlerin, büyük felaketlere sebep  olacağını anlayan millet, Said Molla’nın çağrısını önemsemedi.

Binlerce saldırı ve haksızlıklar altında inleyen ve İzmir faciası olayı karşısında kan ağlayan millet, hükümetten ve İtilaf Devletleri Temsilcileri’nden ağlayarak yardım ve hak isterken, pek çok belediye başkanı ve birçok milli hakları koruma dernekleri gönderdikleri telgraflarda hakkımda güvenlerini bildirerek benden bu konuda çalışma ve fedakarlık istiyorlardı.

Yaşamımı ve kişiliğimi adadığım soylu ve ezilmiş milletimin bu haklı isteği üzerine artık benim için kutsal görev, milli iradeye uymayı herşeyin üzerinde görmekti.

Bunun üzerine yayınladığım bir genelge ile millete kesin sözümü verdim. İşte bu genelgenin son cümlesi şöyle idi: Geçirdiğimiz şu ölüm ve kalım günlerinde, bütün milletçe her tarafta arzu ve coşku ile elde edilmeye azmedilen milli bağımsızlığımız uğrunda tüm varlığımla çalışacağıma güvenmenizi isterim. Bu kutsal amaç uğrunda milletimle birlikte sonuna kadar çalışacağıma da mukaddesatım adına söz veririm.

… Bütün milletin, durumunu anlayarak geleceğine kendi başına hükmetmeye kararlı olduğunu anlamıştım. Milletin ve ülkenin şimdiki durumu göz önünde tutularak, haklarını korumak ve kollamak üzere her türlü etki ve denetimden arındırılmış milli bir kurulun oluşturulmasını gerekli gördüm. Bunun için ilgili kişilerle görüşerek ve konuşarak Sivas’ta genel bir milli kongrenin toplanmasını kararlaştırdık. Büyük ve kanlı tehlikeli olaylarla daha çok karşı karşıya bulunan doğu illerimiz, Erzurum’da adı geçen il adına aynı amaçla bir kongre toplanması girişiminde bulunmuştu. Sivas Kongresi için gizli bir bildiri ve mektup yayımladım…

Sivas’ta milli kuruluşun hazırlanması ve tamamlanması, Erzurum’dan sonra Sivas’ta Osmanlı ülkesi adına genel bir kongrenin toplanması ve delegelerin çağrılması için gereken bazı önlemler alınıp düzenlemeler yapıldıktan sonra Erzurum’a gitmek üzere yola çıktım…

Harbiye Nazırı Ferit Paşa’nın Erzurum’da aldığım bir telgrafında:

“İstanbul’a hareketlerinin çabuklaştırılmasını rica ederim” denilmekte idi.

Telgraf başında da Ferit Paşa şunları söyledi:

“Paşam! İtilaf Temsilcileri’nin pek katı başvuruları beni bu günkü telgrafımı yazmağa zorladı. Yüksek şahsınızı benim kadar  kimse tanıyamaz. Vatanımızın onuru ile ilgili yüksek amaçlarınızı bilmekteyim.

Bendeniz İstanbul’a onur vereceğiniz konusunda hem Padişah Efendimize hem de Temsilciler’e söz verdim. Mahçup olmayacağıma eminim.

İtilaf Temsilcileri’nin de burayı onurlandırdığınızda size karşı saygı göstereceklerini bildirmek isterim. Bu konuda kesinlik sağlanmıştır. (Gülmeler) Ancak ve ancak yüksek şahsınızın hemen oradan ayrılarak buraya gelmeniz gereklidir.” (Beklesinler, sesleri ve gülmeler)

Ferit Paşa’ya verdiğim cevapta şunları söyledim:

“Bendenizin vatan ve milletin kurtuluşuna hizmet etmekten başka bir amaç taşımadığımı ve şimdi bile devletin sınırları içindeki çalışma ve hareketimin bu konuya yönelmiş olduğunu, İtilaf Devletleri Temsilcileri’nin şahsımdan bu derece kuruntulu bulunmalarının birtakım dedikodulardan kaynaklandığını ve bunların, bendenizi bütün duygu ve düşünlerimle tanıyan Padişah’ın yüce buyrukları ile Hükümet emrinde çalışacağıma inanmış bulunan yüksek şahsınız tarafından verilecek açıklama ve güvence ile düzeltilebileceğine ve giderilebileceğine eminim.

Dört gün önce Padişah makamına göndermiş olduğum ve İtilaf Temsilcilerince de itiraz edilindiği anlaşılan yazımın cevabı alınıp incelenmeden İstanbul’a geleceğim konusunda söz verilmemeli idi.

Hiçbir uygun sebep bulunmadan İzmir’in ve Antalya’nın, hükümetimizin bilgileri dışında düşman tarafından işgali ve silahsız, çaresiz halkın Rum eşkiyasına doğratılması ve sonuç olarak iffet ve namusun ayaklar altına alınması ve şu anda da Aydın ilinin her tarafından bu uygunsuz durumun sürdürülmesi ve tekrarı bir süre önce bu bölgeden Nurettin Paşa’nın alınması ile ortaya çıkan bir komuta boşluğunun doğurduğu vahim sonuç değil midir? Bu yöre için de böyle kanlı bir sonuç hazırlanmış ve buna engel görülen komuta heyetlerinin değiştirilmesi gerekliliği hissedilmiş ise, Temsilciler’in vatanı yok etmeye yönelik istekleri karşısında Hükümet ileri gelenleri için ikinci bir hainliğe neden olmak yerine, millet arasına kişi olarak karışmaları vatanperverliğin örnek bir davranışı olur. (Alkışlar)

Doğu’dan Şevki ve İhsan Paşa’ların alınması, vatanımızın batısındaki bir bölümün acımasızca işgali programının yürürlüğe konmasını önleyebildi mi?”

Ferit Paşa’nın verdiği cevap şudur:

“Yüksek açıklamalarınız doğrudur. Ancak bir milli hareketin olacağına inanan İngilizleri, yüksek kudretiniz ve vatanı koruma çalışmalarınız endişelendirmiş ve düşmanlarımız tarafından her gün çeşitli nedenlerle yaratılan dedikodu, bu endişeyi artırmış olacak ki, bugün yüce şahsınızın ordunun başından alınıp İstanbul’a getirilmenizi Bab-ı ali’den istemişlerdir. Bu istekleri tehdit eder bir biçimde söylemişlerdir. Dört gün önceki duruma göre Padişah Hazretleri’nin yüksek onaylarına sunulan öneri bendenizden gelmiş idi. Fakat bugünkü durum böyle ani ve acele bir daveti gerektiriyor.

Bab-ı ali’de makine başında geç zamana kadar sizi rahatsız etme nedenim, sizin de bildiğiniz gibi, bir mecburiyetten ve vatan menfaatinin gerekliliğinden doğmaktadır. Aynı zamanda İngilizler tarafından size hakkınız olan saygının gösterileceği konusunda Dış İşleri Bakanı vekili tarafından söz alınmıştır. Bendeniz, ilk telgrafta da ima ettiğim gibi, Paris Konferansı kararlarına boyun eğmekten başka yapılacak bir şey görememekteyim. Şimdilik iyi geçinme durumunu seçmek uygun gibi görülüyor. İşte bu nedene dayanarak en kısa zamanda İstanbul’a hareket etmeniz beklenmektedir.

Sizinle yapacağımız görüşmeler tabii ki bizi de aydınlatacaktır. Temsilciler’e, emirleri gereğini duyurmak üzere, hareket kararınızın zamanının en kısa zamanda belirlenmesini rica ederek beklemekteyim.”

Verdiğim cevapta şu maddeler vardı:

“Dün sizlerden aldığım telgrafta Paris Konferansı kararlarına boyun eğmekten başka yapılacak bir şey görülemediği söylenmektedir. Bu kararlar nelerdir? Ajansların en son duyurusu milli bağımsızlığımızı ve geleceğimizi pek ümitsiz bir durumda gösteriyor. Mesela, Paris Konferansı Trakya, Pontus, İzmir, Kilikya konularını devletin aleyhine olarak belirlemiş ve Doğu illerinde Ermenistan egemenliğini kabul ederek onaylamış ise, bu kararlara boyun eğmek için yetki ve sorumluluk alan ve değerlendirenler kimlerdir? Sadrazam Paşa Hazretleri vatan ve milletin gelecek haklarını yok eden bu feci durumları ortadan kaldırmak ve değişirmek için ne gibi olumlu maddi güvence ve ümitle dönüyorlar?

Padişahlık makamının, bütün devlet ve millet gerekçeleri ve hilafet hakları üzerindeki oyunlar konusunda samimi bir şekilde ve uygun bir dille aydınlatılmaları ve görevlerinden dolayı sorumlu olmayan yüce Padişah Hazretleri’nin güç ve buyruklarını daima gerçek dini dileklere ve devlete yöneltmek gerekli bulunmaktadır. İstanbul’daki bazı kişiler ve özellikle bir iki ay bile iktidarda kalamayan değişken kabineler, kendilerinde oluşan görüş bozukluğu, vicdansızlık, milletin genel tutumuna ters düşen ve meşru olmayan düşüncelerle bakanlık yönetmek ve yetki kullanmak gibi tarihin en feci sorumluluklarından kesin olarak uzak kalmalıdırlar.

Bendenize gelince; çok yanlış ve hatalı bir anlayış içinde bulunulduğunu görüyorum. Bugün vatanımızda bir millet kudreti varsa, bu akım, felaketler sonucu uyanan milletin kalp ve düşünce  gücünden doğmuştur. Bendeniz de ancak buna uyuyorum. Benim buradan çekilmem ile ilgili düzenlemeler çok hatalı ve özellikle çok tehlikelidir. Bendenizin korunması hakkında Dış İşleri Bakan Vekili Beyefendi tarafından İngilizlerden güvence alındığı söylenmektedir. Buna çok hayret ettim. Çünkü devletler ve milletler adına ve şerefine resmi bir şekilde imzaladıkları ateşkes hükümlerini korumaya bile asla uymayarak alabildiğine saldırılarda bulunan ve pek çok onur kırıcı durumlara neden olan İngilizlerin bu güvencesine inanmak pek saflık olur. Yalnız tam anlamı ile inanılmasını isterim ki, eğer memleketin kurtuluş ve esenliği benim çekilmeme bağlı olsaydı, kayıtsız şartsız ve geleceğim hakkında hiçbir ümit ve amaç beslemeyi aklıma getirmeden, benliğimi kurban etmek kadar vicdani ve basit bir şey olamazdı. (Alkışlar) şunu eklemek isterim ki, aradaki büyük fark, gerçek durumun henüz karşı tarafça anlaşılamamış olmasındandır.

Seçildiği açıklanan iyi geçinme yolunu çok üzücü buluyorum. Çünkü iyi geçinme, bir insanın zayıf noktasını hoş görmek ve onun devam etmesini sağlamak değildir. Üzücü olmakla birlikte, Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasından bugüne kadar, hükümetlerin birbirine benzeyen yetersiz ve zayıf durumlar göstermesi ve milli kuvvetleri desteklenebilir bir kuvvet olarak kabul etmemesi, İtilaf Devletleri’nin ülkemizi istila etmesine engel olamamış, tam tersine amaçlarını kolaylaştırmıştır.

General Allenbi ile halen Padişah Hazretleri’nin baş mabeyincisi olan eski Harbiye Nazırı Yaver Paşa’nın bizzat yaptığı konuşmaya ve adı geçen kişinin karşı karşıya bırakıldığı içler acısı duruma ve ayrıca bir yabancı general ile eski Harbiye Nazırı Abdullah Paşa’nın görüşmelerinde generalin kullandığı bağımsızlığı hiçe sayan sözlerine bu arada dikkatinizi çekmek isterim.

Şimdiye kadar bundan önceki kabineler tarafından izlenen bu iyi niyet yolu nedeniyle Anadolu’nun batı kesimi ve saltanat başkentinden, Hilafet makamındaki şerefli Hükümdarımızın saraylarına kadar her yer korkunç bir şekilde işgal edilmiştir.



Ayrıca milli kuvvetler saptanarak yok edilmeye ve Doğu Anadolu için de aynı ilginç işlemler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu nedenle yüce şahsınızın ve içinde bulundukları bakanlar kurulunun böyle girişimlere yardımcı olmama vatanseverliği göstermeniz arzu edilir. Buna şunu da eklemek isterim. Görüş ve düşüncelerimin gerçekleşeceği konusundaki inancım tamdır. Çünkü bu görüş ve düşünce, her yöredeki bilgi ve milli onur sahibi kişilerin ortak ve genel görüşüdür ve özellikle milli vicdanın izlenimlerine dayanmaktadır.

Anadolu’daki büyük komutan makamlarının bir süreden beri sarsılması ve o boşlukların yerine ancak yetersiz ve bilgisizlerin doldurulması gibi, Batı Anadolu’yu boğazlanmışcasına elinden kaptıran, onurlu kişilerin yerine geçenlerin izledikleri politikaya bir kez daha dikkatinizi çekerim…”

Ferit Paşa’ya en son verdiğim cevap şudur:

“Harbiye Nazırı Ferit Paşa Hazretlerine, Erzurum, 6 Temmuz 1919

Ermenistan’a bağlanmalarına söz verilmiş olduğunu öğrenmekle heyecana gelen ve coşan Doğu illeri halkının arasından ayrılıp İstanbul’a gelmem konusundaki önerinizi yerine getirmek konusunda kişisel irademi kullanmaya manen ve maddeten imkan bulamıyorum. Durumun değerlendirilmesini, bilinen mertliğiniz ve samimiyetinize güvenerek arz ederim, efendim.

Üçüncü Ordu Müfettişi ve Padişah’ın Fahri Yaveri M. KEMAL

“… Padişah Hazretleri’nin devletli mabeyni yüce başkatipliği eliyle Padişah Hazretleri’nin yüce katına. Şimdiye kadar gerek Padişahlık yüce makamına ve gerek Harbiye Nazareti’ne yazdığım yazılarda vatan ve milletin ve yüce hilafet makamının karşılaştığı üzücü olayları ve buna karşı ortaya çıkan tepkileri ve milli durumu bütün safhaları ve açığı ile arz ettim.

… Yüce saltanat ve hilafet makamınızın ve asil milletimizin sonuna kadar daima koruyucusu olarak kalacağımı içten gelen duygularımla arz ve temin ederim. Yüksek askerlik mesleğinden istifa ettiğimi Harbiye Nezareti’ne bildirdim. Onurlu Padişah’a sıhhat ve esenlikler diler ve her türlü kötülükten korumasını Cenabı Hak’tan dilerim. Yüce bilgilerinize sunarım.

Mustafa KEMAL

Birinci dönem ile ilgili olan açıklamalarım burada bitmiştir. Arkadaşlar, sizleri fazla yormamak için ufak bir aradan sonra devam etmek istiyorum.

MUSTAFA KEMAL PAŞA



… Efendiler!

Bu sınır sadece askeri gerekçelerle çizilmiş bir sınır değildir, milli sınırdır. Milli sınır, olmak üzere tespit edilmiştir. Fakat bu sınır içinde İslam öğesine sahip yalnız bir milletin olduğu düşünülmesin. Bu sınır içinde Türk vardır, Çerkez vardır ve diğer İslam öğeleri vardır. İşte bu sınır karışık bir halde yaşayan, bütün amacını tam anlamı ile birleştirmiş olan kardeş unsurların milli sınırıdır. (Hepsi İslam’dır, kardeştir sesleri) Bu sınır olayını kararlaştıran maddenin içerisinde büyük bir ana öğe vardır. Fazla olarak da bu vatan hududu içinde yaşayan İslam unsurlarının her birinin kendine özgü olan yörelerine, geleneklerine, ırkına özel olan ayrıcalıkları bütün samimiyeti ile ve karşılıklı olarak kabul etmiş ve onaylanmıştı. Doğal olarak bununla ilgili ayrıntılı bilgiler yoktur. Çünkü bu ayrıntılı bilgilere girmenin zamanı değildir. İnşaAllah, varlığımız kurtarıldıktan sonra (inşaAllah sesleri) kesin şeklini alacağından şimdilik ayrıntıya girilmemiştir. Fakat aslında bu, maddenin kapsamındadır. Yine Erzurum Kongresi’nin milli esaslarından birisi, efendiler, işte bu milli sınır içindeki yönetimin milli egemenlik esaslarına  dayanmasıdır…

Efendiler,

Müslüman olmayan unsurlar, azınlıklar adı altında bütün dünyanın üzerinde durduğu ve özellikle bizim ülkemizle ilgili olunca pek büyük önemle göz önüne alınan bir sorundur. Doğal olarak bu olaya bir kural koymak gerekir ve bu o zaman da gerekli idi. Kongre’nin koyduğu kural gereğince Müslüman olmayanlara, Müslüman olanlara verilmiş olan haklar aynen verilecektir. Bundan daha normal bir kural bulunamaz. Bununla aynı sınır içinde yaşayan insanlara aynı kanuni haklar verilmiş oluyordu. Yine en önemli kurallardan birisi, devletin, milletin iç ve dış bağımsızlığı idi. Millet bağımsızlığından vazgeçmiyor ve vazgeçmeyecek esas kabul edilmiştir. Ancak, bu ana şart daima saklı ve saygıdeğer tutulmak üzere, ülkemizin bayındırlık durumunu, milletimizin varlığını ve genel olarak düşünce düzeyimizi göz önünde tutacak olursak, bütün dünyadaki gelişme ile bunu karşılaştırdığımızda itiraf etmek zorundayız ki, biraz değil, çok geri durumdayız. Bu nedenle durumu değiştirmek için çok büyük kaynaklara, çok çeşitli araca, kısacası herşeye ihtiyacımız vardır. Milletimizin ilerleme ve yükselmesi için ve ülkenin bayındırlığı için, ihtiyaç duyduğumuz herşeyi dışarıdan almak konusunda doğal olarak tam bir olgunlukla hareket edeceğiz, dış ilgi ve yardımı tamamen uygun göreceğiz. Ancak arz ettiğim gibi, bağımsız kalmak görünüş ve yetkisini daima korumak şartı ile… Erzurum Kongresi’nin esas şartları bunlardan oluşuyordu.

Efendiler!

İstanbul’da Ferit Paşa Kabinesi ile milletin, bütün mülki erkan ve ordunun bağlantısı bu suretle kesintiye uğratıldı ve bu durum tam 23 gün sürdü. 23 günlük sürede, hepinizce bilindiği gibi, milletimiz kutsal amacını gerçekleştirmek için birlik ve dayanışmasını ne dereceye kadar gösterebileceğini cesur davranışlarıyla ispat etti. Bu, millet için, hepimiz için gurur duyulacak ve övünülecek bir durumdur. Nihayet 23 gün, sonra Ferit Paşa işlediği büyük suçu, millet ve memleketin anladığını, milletin kararlı olduğunu ve kahramanlıktan geri kalınayacağını sezerek istifa etmeye mecbur oldu…

… Bir de İngiltere ve Fransa’nın kendisine İstanbul’u vermeyi tasarladıkları Rusya dururken, Balkan Savaşı uğursuzluğundan sonra milli varlığımız ve askeri değerimize dayanmadan, milletimizi kendilerine katılmış saysak bile, halkımızın bunu arzuladığını düşünmek doğru olamaz. Savaşa girmemizi bir hainlik olarak nitelemek ve koca bir milleti dört beş kişinin oyuncağı durumuna düşürmek, düşüncemize göre yarar sağlamak şöyle dursun, tam tersine düşük Ferit Paşa’nın Paris’te sakat bir düşünce ile vermiş olduğu Avrupa’dan merhamet dilenen demecine karşılık Clemenseau’nun cevabı olan hakaret dolu sözlerin, Allah korusun, bir kere daha duyulmasına neden olabilir. Bundan dolayı, mert bir biçimde gerçeği söylemek ve kahramanca savaşan bu koca milletin yenik düşmesinin mecburi sonuçlarına katlanmakla birlikte, bu olayın cinayet olarak kabul edilmemesi ve bu yüzden ceza verilmesinin düşünülmemesi kusursuz ve yararlı bir prensip olarak kabul edilebilir. (Bravo sesleri ve alkışlar)

Savaşa sebep olanlar hakkındaki konuya gelince; savaş ilanı sorumluluğu olmayan yüce Padişah’ın yetkisi olduğuna ve o zamanki bakanlar kurulunun savaş ilanından dört ay sonra toplanan Millet Meclisi’ne yaptığı açıklamalar üzerine alkışlarla Meclis’in güvenini sağladığına göre, olay Yüce Divan’ın incelemesinden geçmeden, olur olmaz şu veya bunun aleyhine suçlamalarda bulunmak doğru olmayabilir…

… Milli iradeyi tek meşru gerçekleştirme yeri olan Meclis-i Mabusanımızın yasama yetkisinin sağlamlaştırılması için millet içinden kaynaklanan coşku ve kınamalar gerçekleşmiş ve bu konu yeni kabinenin milli amaçlara karşı olan kişilerden kurulmasını önlemek için Meclis Başkanlık Divanı’nın Padişah huzurunda yapılması ile ilgili girişimleri kolaylaştırmıştır…

… 16 Mart 1920 saat 10’dan önce İstanbul telgrafçılarından (adını şimdi söylemeyeceğim) vatansever bir kişinin Ankara’da Ziraat Okulu’ndaki merkezimize gönderdiği telgraf, İstanbul işgalinin kanlı bir biçimde başladığını bildiriyordu. İstanbul Merkezi’nden, Harbiye Telgrafhanesi’nden ve telgraf aleti başındaki birçok vatansever memurlardan, birbirini izleyen çeşitli telgraflar alıyorduk. Saat 11’e kadar toplanan bilgileri derhal bir genelge ile duyurduk.

Bu saatten sonra artık İstanbul’la görüşme kesilmiş, başkentin beklenen durumu ve Anadolu’nun hali göz önünde tutularak gerekli önlemlerin alınmasının sırası gelmişti. Alınan başlıca önemli önlemler aşağıda belirtilmiştir:

İzmir Cephesi’nin arkasını zorlayan Biga yöresindeki Anzavur’un eylemleri için kuvvetli bir destek oluşturan ve büyük bir ihtimalle İstanbul’dan Anadolu’ya yapılacak İtilaf Kuvvetleri Asker Taşımacılığı’nı gerçekleştirmek ve korumak görevini üstlenen Eskişehir ve Afyonkarahisar’daki İngiliz kuvvetlerinin silahtan arındırılması.

İstanbul’daki yabancı baskısı karşısında parlayacak olan Anadolu düşüncesine baskı yapmak ve korkutmak üzere İstanbul ve Kilikya’dan gönderilebilecek düşman asker sevkiyatına imkan tanınarak ve Anadolu’daki önemli yerlerin kuvvetli bir işgal ve istila tehlikesi ile karşı karşıya kalmasını önlemek üzere Geyve ve Ulukışla civarlarında demiryolunun kullanılamaz duruma getirilmesi.

Telgraf merkezleri İngilizlerin eline geçtiği için İstanbul’dan gelebilecek herhangi bir bildirinin meşru bir makamdan verilmesine imkan kalmadığından, İngiliz bildirileri ile halkın anlayışının karmakarışık duruma düşürülmesini önlemek amacı ile, telgraf görüşmelerinin kesilmesi konusunda mülki ve askeri makama gerekli bildirimin yapılması…

… Anadolu’da yerleşmiş Ermenilerin ve Rumların hükümet emirlerine ve milli amaçlara karşı gelmedikçe her türlü saldırıdan korunmaları ve tam anlamı ile mutlu ve rahat bir hayat yaşamaları öteden beri kabul edilmiş bir ana konu idi. Kilikya ve dolaylarında ve Doğu hududumuz dışındaki resmi ve resmi olmayan Ermeni kuvvetlerinin dindaş ve ırkdaşlarımıza karşı yapılan cinayete varan saldırıları karşısında bile, ülkemizde yaşayan Ermenilerin her türlü taarruzdan korunmasını sağlamayı pek önemli bir medeni görev kabul ettik ve Anadolu’nun dış dünya ile ilişkisinin kesik olduğu bugünler de yüce vatan çıkarlarını amaçlayan önlemler içinde Ermeni halkının esenliğinin korunması gerekliliğini bütün makamlara bildirdik.

İşte, İstanbul’un yabancı kuvvetlerce işgalinden bugüne kadar geçen acı günlerinde hiçbir dış ülkenin fiili korumasına erişemeyen Anadolu Ermenilerinden hiçbir kişinin, en küçük bir anlamda bile, saldırıya uğramamış olması, bize her nedenle cinayet yükleyen ve duyarlılığı kendi tekelinde sanan entrikacı Avrupalıların yüzlerini kızartacak ve milletimizin yaradılışından sahibi bulunduğu insanlık törelerinin yücelik derecesini ispat edecek çok önemli bir konudur.

İstanbul işgalinin bugün memlekette neden olacağı durum, aldığımız geçici önlemler ile geçiştirilecek bir nitelikte olmayıp, bu durumun devamı halinde ülkedeki yönetimin sağlam bir esasa bağlanması gerekiyordu. Karşımızda, hiçbir antlaşma ve hak tanımayan ve kendi özel yararlarından başka, insanlıkla ilgili hak ve davranışlara yer vermeyen bir itilaf heyeti; başımızda, vatan haklarını korumak, imzaladığımız antlaşma şartlarını uygulanarak, yabancı saldırılarını sınırlamak için her türlü araçtan tümüyle yoksun, esir bir hükümet vardır. Bunların birincisinin sonsuz baskısı, ikincisinin de tutsaklığı karşısında, başvuracak yeri olmayan şaşırmış ve çırpınıp duran bir millet!..

İstanbul faciasıyla Anadolu’dan yansıyan durum böyle idi ve bu durumun sürmesi halinde vatanımızda çok büyük ve korkunç bir anarşinin başlaması doğaldı. İşte bu düşünce sonucunda kesin bir karar vermek gerekti. Derhal gerekli mülki ve askeri makamlarla görüşerek ülkenin idaresini anarşiden kurtarmak üzere az önce anılan yerlerin başlarının bizimle birlikte hareket etmesi önerildi. Bu öneri samimi bir olgunlukla her kesimde iyi karşılandı.

İşgal sonucunda ortaya çıkan olağanüstü durumun öncelikli gereğini ayrıntılarıyla düşünüp bunları uygulamaya çalışmakla birlikte, İstanbul işgalinden dolayı üzüntü ve elemimiz bütün dünyanın aydın insanlığına ve bütün İslam Dünyası’na özel bir bildiri ile duyuruldu. İtilaf Devletleri Temsilcileri ve tarafsız hükümet önünde kınandı. Bütün millet de bu kınamaya katıldı…

… İstanbul’un işgali, şekil ve niteliği bakımından, Osmanlı Devleti’nin egemenliğini kökünden kaldırmak ve milletin esir alınmasını ve hor görülmesini bir oldu-bittiye getirme amacına yönelik bir harekettir. Çünkü istanbul’da doğrudan doğruya devlet kuvvetlerine el konmuştur. Şöyle ki: önce Meclis-i Mebusan zorla susturulınuştur. Bu durumda yasama kudreti bulunmamaktadır…

… İşte, anayasal durum ve hukukumuzun neden olduğu bu gereklilik ve zorunluluk dolayısıyla ve milli egemenliğin herşeyden  önce sağlanması amacıyla Büyük Meclisimiz olağanüstü yetki ile toplanmıştır. Seçimlerin tam bir öncelikle ve sıcak bir ilgi ile yapılması hukuki durumumuzun bütün milletçe de aynı görüş içinde anlaşıldığını ve kavrandığını göstermektedir. Ayrıca, Büyük Meclisimizin kuruluş şekli ve esasları, milli iradeye içtenlikle ve büyük bir güçle dayandığını göstermektedir.

Meclisimizde oluşan ve beliren milli kudretimiz, Hilafet makamı ve saltanatı yabancı baskısından kurtaracak ve Osmanlı Devleti’ni dağılma ve tutsaklıktan kurtarma önlemleri alacaktır. Tam bağımsızlığa sahip, Hilafet makamına vicdani bağlılığı ile övünen, İslam Dünyası içinde yaşama anlayışını kendinde gören bir milletin tutsak olamayacağı inancıyla, davranışlarımızı adım adım izleyen bütün medeni dünya ve insanlık sizlere yardımcı olacaktır. (Alkışlar) İstanbul faciasını izleyen günlerden şu ana kadar Temsil Heyetimiz milletler arasındaki birlik ve dayanışmayı korudu. Osmanlı kanunlarının yürürlüğünü sağladı. Çalışmalarından alıkonulan devlet gücünün yokluğunu hissetirmemeye çalıştı. Bundan dolayı genel güvenliği korumuş ve savunmuş olmakla görevini gereği gibi yaptığından emindir. Bu dakikadan itibaren, yedi yüz yıl boyunca onurlu ve yüce bir hayat sürdükten sonra yok olma uçurumunun kenarında ancak ayakta durabilen Osmanlı Milleti’nin geleceğinin sorumluluğu, sayın Meclisinizin çalışma gücünü artıran bir neden olacaktır.

Davamızın kanunlara uygunluğu ve bütün millet ve milletlerin, insanlık hak ve hukukundan paylarını almış olduğuna inandığımız yüreklerinin, bizimle birlik ve bize daima yardımcı ve destek olduğuna güvenimiz tamdır. Başarı ümitlerimizin kalplerimizde bir an bile karamsarlığa düşmemesini sağlayacak olan, sonsuz gücümüzdür, özellikle büyük Allah her zaman bizimledir. (Amin, amin sesleri)

Vermek istediğim bilgiler ve ayrıntılar bu kadardır.”

İzmir İktisat Kongresi Açılış Konuşması

Efendiler;

Aziz Türkiyemizin iktisadi tealisi eshabını aramak ve bulmak gibi vatani, hayati ve milli bir gaye-i mukaddese için bugün burada toplanmış olan sizlerin, muhterem halk mümessillerinin huzurunda bulunmakla çok mesut ve bahtiyarım.

Efendiler;

Uzun gafletlerle ve derin lakaydi ile geçen asırların bünye-i iktisadımızda açtığı yaraları tedavi etmek ve çarelerini aramak, memleketi mamuriyette, milleti refahiyet ve saadete işgal yollarını bulmak için vuku bulacak mesainizin muvaffakiyetle neticelenmesini temenni eylerim.

Arkadaşlar;

Sizler doğrudan doğruya milletimizi temsil eden halk sınıflarının içinden ve onlar tarafından müntehip olarak geliyorsunuz. Bu itibarla memleketimizin halini, ihtiyacını, milletimizin elemlerini ve emellerini yakından ve herkesten daha iyi biliyorsunuz. Sizin söyleyeceginiz sözler, alınması lüzumunu beyan edeceğiniz tedbirler, halkın lisanından söylenmiş telakki olunur. Ve bunun için büyük isabetlere malik olur. Çünkü halkın sesi, Hakk’ın sesidir.



Efendiler;

Tarih, milletimizin itila ve inhitati esbabını ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır. Şüphe yok, bütün bu sebepler hadisat-i içtimaiyede müeesildirler.

Bir milletin doğrudan doğruya hayatıyla alakadar olan, o milletin iktisadiyatıdır. Tarihin ve tecrübenin teksif ettiği bu hakikat bizim milli hayatımızda ve milli tarihimizde tamamen mütecellidir. Hakikaten Türk tarihi tetkik olunursa itila, inhitat esbabının iktisadi mesailden başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır.

Efendiler;

Tarihimizi dolduran zaferler, yahut izmihlallerin kaffesi ahval-i iktisadiyemizle münasebettar ve alakadardır.

Yeni Türkiyemizi layık olduğu mertebe-i resanete isal edebilmek için behemahal iktisadiyatımıza birinci derecede ve en çok ehemmiyet vermek mecburiyetindeyiz. Zamanımız tamamen bir iktisat devrinden başka bir şey değildir.

Bir milletin eshab-i hayatiyesini, refahiyet ve saadetini teşkil eden iktisadiyatla iştigal etmemesi, edememesi nazar-i dikkati calip bir keyfiyettir. İtirafa mecburuz ki, iktisadiyatımıza lüzumu kadar ehemmiyet verememiş bulunuyoruz. Bir milletin esbab-i hayatiyesiyle iştigal etmemesi veya edememesi, o milletin yaşadığı edvar ile ve edvari tespit eden tarih ile çok alakadardır. Bunun esbabını bilhassa tarihimizde arayabiliriz. Şimdiye kadar hakiki manasıyla milli bir devir yaşamadık. Binaenaleyh miIli bir tarihe malik olamadık.

Bu noktayı biraz izah edebilmiş olmak için hep beraber Osmanlı tarihini hatırlayalım: Osmanlı tarihinde, bütün gayretler, bütün mesai milletin arzusu amili ve ihtiyacat-i hakikiyesi nokta-i nazarından değil, şunun bunun amalini, ihtirasını tatmin nokta-i nazarından vuku bulmuştur.

Mesela Fatih İstanbul’u zaptettikten sonra, yani Selçuki Saltanatı ile Şarki Roma İmparatorluğu’na tevarüs eyledikten sonra, Garbi Roma İmparatorluğu’na da konmak istedi. Bunun için de bütün milleti bu hedefe doğru sevketti.

Mesela Yavuz Selim, Fatih’in açtığı Garp Cephesi’ni tespit ile beraber Asya İmparatorluğu’nu birleştirerek bütün bir İslam İttihadı meydana getirmek istedi.

Kanun Süleyman, her iki cepheyi tevsi etmek, bütün Bahr-i Sefid’i bir Osmanlı havzası haline getirmek, Hindistan üzerinde nüfuz tesisi gibi şahane bir siyaset takip etmek istedi ve tabii bunun için de unsur-u asliyi, milleti kullandı.

Arkadaşlar;

Bütün bu ef’al ve hareket tetkik olunursa görülür ki; bu kudretli ve ezametli padişahlar, siyaset-i hariciyelerini, emellerini arzuları ve ihtiraslarına istinat ettirmişler ve teşkilat ve siyaset-i dahiliyelerini, bu mevlud ihtirasat olan siyaset-i hariciyelerine göre, tanzim mecburiyetinde kalmışlardır. Aksi takdirde felaket ve hüsran muhakkaktır.

Filhakika Osmanlı hakanları aslolan bu noktayı unuttular. Bütün ef’al ve harekatlarini hayaller ve emeller üzerine bina ettiler. Teşkilat-i dahiliyeyi siyaset-i hariciyeye uydurmak mecburiyeti hasıl olunca, zaptettikleri mahallelerdeki anasırı, olduğu gibi muhafaza mecburiyetinde kaldıktan başka, onlara istisnalar, imtiyazlar bahşettiler.

Diğer taraftan unsur-u asliyi uzun seferler de, fütühat meydanlarında dolaştırttılar ve bu suretle unsur-u asli kendi evinde, kendi yurdunda esbab-i hayatiyesini istihsal için çalışmaktan mahrum bir halde bulunuyordu. Bu tacidarlar, milleti böyle diyar diyar dolaştırmakla iktifa etmiyorlar, belki fütuhat dairesi dahiline giren halkı memnun etmek, ecnebileri memnun etmek için, unsur-u aslinin hukukundan, menaib-i iktisadiyesinden birçok şeyleri atiyye olarak onlara bahşediyorlardı.

Mesela Fatih zamanında Cenevizlilere verilen imtiyazlar bu kabildendir. Nitekim bu imtiyazlarla açılan yol bilahare kendisinden sonra tevessü etmiş bulunuyordu. Ve bu imtiyazat, devletin en kuvvetli zamanında vuku buluyordu ve bunlar, mahza ihsan-i şahane olmak üzere vuku buluyordu.

Kanuni zamanında Venediklilerle bir ticaret muahedesi yapılmak istenmişti. Padişah bunu şerefine mugayir buldu. Zira ona, göre muahede, müsavi devletler arasında yapılabilirdi. Halbuki o zaman Venedikliler bir bende makamında idiler. Öyle olmakla beraber  ona müsadatta bulunurdu. İşte bu müsaade kelimesi bilahare (Kapitülasyon) kelimesi ile tercüme edilmişti. Bu, arz-i teslimiyete mecbur olanlar ve bir kal’a içinde mahsur olanlar arasında kutlanılan bir kelimedir.

Millet, evi ile ve esbab-i hayatiyesiyle iştigalden memnun olarak diyar diyar dolaştırıyorken, bu diyarlar halkı birçok imtiyazlara malik olacak çalışıyor, yani Fatihler unsur-u asliyi peşine takarak kılınçla fütuhat yapanlar, zaptolunan mematik ahalisi kazandıkları imtiyazlarla, muhtariyetlerle sabanlarına yapışıyorlar ve toprak üzerinde çalışıyorlardı. Fakat efendiler, kılınçla fütuhat yapanlar, sabanla fütuhat yapanlara binnetice terk-i mevki etmeye mahkumdur.

Bu bir hakikattir ki, tarihin her devrinde aynen vakidir. Mesela Fransızlar Kanada’da, kılınç sallarken, oraya İngiliz çiftçisi girmişti. Bir müddet kılınçla saban yekdiğeriyle mücadele etti ve nihayet saban galebe çalarak İngilizler Kanada’ya sahip oldular.

Efendiler;

Kılınç kullanan kol yorulur; fakat saban kullanan kol her gün daha çok kuvvetlenir ve her gün daha çok sahip olur.

Efendiler;

Osmanlı fatihleri, hakanları, müstevlileri unsur-u asli ile beraber sabanının önünde malup olup ric’ate başladıktan sonra asıl felaketlerin büyüğü başladı. Atiyye-i şahane olarak, ecnebilere bahşedilmiş olan ve memleket dahilindeki gayrimüslimlere verilen herşey hukuk-u müktesebe telakki olundu. Fakat ecnebiler bununla iktifa etmediler; her gün bunu tevsi için çareler aradılar ve buldular.

Anasir-i dahiliye, muhafazaya muktedir oldukları imtiyazata istinaden ve haricin terbiyat ve müzaheretine sığınarak siyasi bir mevcudiyet iktisbi için çalışmaktan geri durmalıdır. Ecnebiler bir taraftan anasiri dahiliyeyi teşvik, diğer taraftan müdahale ile devlet, millet aleyhine yeni imtiyazlar alıyorlardı. Bu tezyikat-i mütemadiye altında zaten fena düşmüş olan ana yurdu ve unsur-u asli, devlete verebilecek parayı güç tedarik ediyorlardı. Fakat tacidarlar, saraylar, Bab-ı aliler debdebeyi idame için paraya muhtaç idiler. Bunun için, bunu temin çarelerine tevessül etmişlerdi. O çareler de harici istikrazlar akdi oluyordu.

Fakat istikraz serlatini o kadar fena yapıyorlardı ki, bazılarını ödemek mümkün olmamaya başladı. Ve nihayet bir gün devletler Osmanlı Devleti’nin iflasına karar verdiler ve Düyün-u Umumiye belasını başımıza çöktürdüler.

Efendiler;

Milletin düçar olduğu bu hazin hal ve bu sefaletin esbabını arayacak olursak doğrudan doğruya devlet mefhumundan buluruz.

Biliyorsunuz ki, Osmanlı Devleti Saltanat-ı şahsiye ve en son beş on sene zarfında da saltanat-i meşruta esasına müsteniden idare-i hükümet ediyordu. Saltanat-i şahsiyede her hususta yalnız tacidarların arzu, emel ve iradeleri hakimdir.

Milletlerin arzu, emel, irade ve ihtiyaçları mevzu-u bahis olmaktan uzaktır. Millet amel ve iradesinden tecerrüt etmiştir. Tacidarlar kendilerini Allah’ın gönderdiği bir şahsiyet-i ilahiye farz ederler. Etrafını alan menfaatperestan, padişahın zihniyet ve arzusunu bir lazime-i semaviye, bir lazime-i Kur’aniye gibi herkese telkin ederler. Bu telakkiyat karşısında bir gün bütün halk bu arzu ve iradelerin bila mukame iradat-i semaviye olduğuna kani olur. Bundan tecerrüde rıza gösteren bir milletin akibeti felaket, müsibettir.

Arkadaşlar;

Son tavsif ettiğim noktada artık Osmanlı Devleti hakikatte ve fiilen mahrum-u istiklal bir hale getirmişti. Bir devlet ki tebaasına koyduğu vergiyi ecnebilere koyamaz, bir devlet ki gümrükleri için rüsum muamelesi ve saire tanzimi hakkından menedilir, bir devlet ki ecnebiler üzerinde hak-i kazasını tatbikten mahrumdur. O devlete müstakil denilemez.

Devletin ve milletin hayatına yapılan müdahalat bundan fazladır. Milletin ihtiyacat-ı iktisadiyesinden olan mesela şimendüfer inşası, mesela fabrika yapmak için devlet serbest değildi. Böyle bir şeye teşebbüs olunursa behemehal müdahale olurdu.

Hayatını teminden aciz olan bir devlet müstakil olabilir mi?

Osmanlı ülkesi, ecnebilerin müstamlekesinden başka bir şey değildi. Osmanlı halkı, Türk Milleti esir vaziyetine getirilmişti. Bu netice, arz ettiğim gibi milletin kendi irade ve hakimiyetine malik bulunamamasından, şunun bunun elinde istimal edilmesinden neş’et etmişti.

O halde diyebiliriz ki, milli bir devir yaşamıyorduk. Milli tarihe malik bulunmuyorduk. Osmanlı tarihi padişahların, hakanların, zümrelerin dasitani mahiyetinde idi. Mazinin tarih diye uzattığı kitabın mahiyeti bundan ibarettir.

Arkadaşlar;

Milletin hakimiyetine sahip olamaması yüzünden dahil olduğumuz Harb-i Umumiye’den ve bu Harb-i Umumiye’de kıymetli evlatlarımızdan mürekkep kahraman ordularımızın Galiçya, Roman, Makedonya, Kafkas sahıkaları Türk-i Sina çöllerinde düçar olduğu zahmetleri hatırlatacak kadar çok zaman  geçmedi ve en nihayet bu Harb-i Umumi’nin şeametli neticesi de malumdur. Bilhassa Mondros Mütarekesi’yle açılan devrin manzarasını bir an düşünmek isteyecek olursanız, baştan aşağı kadar bir manzara-i inhilalden başka bir şey olmadığını anlarsınız.

Devletler, her türlü hukuk-u insaniyeden tecerrüd ederek memleketimizin en kıymetli ve en feyzibar yerlerini çiğnediler.

İzmir, Bursa, Eskişehir, Sakarya, Anadolu, Adana, Trakya, İstanbul vesaire gibi en aziz yerlerimizi çiğnediler. Fakat düşmanların bu tarz-ı hareketten daha elim bir nokta varsa, o da bir memleketin asırlarca bağında bulunan insanların dahi düşman saflarına geçmiş bulunmasıdır.

Arkadaşlar;

Biliyorsunuz ki, bu dahili düşmanlar, harici düşmanların yapmaya muktedir olamayacağı yeni ve feci ef’al ve harekatı irtikapta tereddüt göstermemişlerdir.

Harici düşman kuvvetleri saydığımız aziz vatan topraklarında bulunurken, padişah iradeleri ve neşrettirdiği fetvaları ile Hilafet orduları ile bu masum millet şurada, burada izlal ve iğfal olunuyordu. Ve kendi mevcudiyetine karşı, farkına varamayarak; silah istimal ediyordu ve nihayet hep bildiğimiz veçhile Osmanlı Devleti tamamen münkariz olmuştur.

Fakat düşmanlarımız ayrı zamanda Osmanlı Devleti’yle berabar Türk Milleti’nin de mahvolduğunu zannetti. İşte bunda çok aldanıyordu. Osmanlı Devleti gibi çok devletler kurmuş olan Türk Milleti mahvolamazdı. Ve mahvolmamıştı. Bilakis hayatına vurulan darbelerden harici ve dahili düşmanların acı darbelerinden birdenbire bütün teyakkuzlarını, bütün intibahlarını takındı; hayatını, şerefini kurtarmak için kemal-i şerefle başını kaldırdı. Ve müttehiden ve müsteniden ortaya atıldı.

İşte milletimiz o dakikadan itibaren milli bir devre girdi; bir halk devresinin mebde’ini kurdu. Millet bu mebde’den işe başladığı gün, kendisine hedef  olan yolların ne kadar kesif zulmetler içinde bulunduğunu hatırlarız. Bu hal milleti ye’se düşürmedi. Kemal-i azim ile hedefine hatvelerini attı.

Efendiler;

Milletimiz halas-i kat’i ve hakikiye mazhar olabilmek için ilk umdeye istinadın şart olduğunu anladı. Onlardan birincisi: Misak-i Milli’nin ifade ettiği ruh ve mana.

İkincisi: Teşkilat-i Esasiye Kanunumuzun tespit ettiği gayri kabil-i tebeddül hakayık.

Misak-i Milli; miltetin istiklal-i tammini temin eden ve bunun için iktisadiyatında inkişafına mani olan bütün sebepleri bir daha avdet etmemek üzere lağveden bir düsturdur. Teşkilat-i Esasiye Kanunu, Osmanlı İmparatorluğu’nun, devletin tarihe münkalip olduğunun idrak eden, onun yerine yeni Türkiye Devleti’nin kaim olduğunu ilan eden bir kanundur.

Bu devletin hayatında bilakayd-ü şart hakimiyetin milletin uhdesinde kalacağını ifade eden kanundur. Bu kanun, hakimiyetin milletin uhdesinde kalabilmesi için halkın bizzat kendini idaresini şart kılan bir kanundur.

Artık Türkiye halkı için yegane mümessil Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümetidir, diyen bir kanundur. Bab-ı ali yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümetini koyan bir kanundur.

Efendiler;

Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümetinin milletten aldığı veçhile İstiklal-i tam, hakimiyet-i milliye umdelerine istinaden milleti zengin, memleketi mamur etmekten ibarettir.

Efendiler;

Bu umde icabi bütün cihan bilmelidir ki, artık Türkiye halkı; hakimiyetini hiçbir şahıs ve makama veremez. Hakimiyet demek şeref demek, namus demek, haysiyet demektir. Bir milletin bu evsaf-ı medeniye ve insaniyesinin terkini talep etmek, onu insanlıktan çıkarmak demektir.

Efendiler;

Milletimizin bu iki esasa istinad eder. Çalışmaya başladığı günden bugüne kadar geçen zaman çok değil, üç buçuk dört seneden ibarettir, fakat milletimizin kazandığı muvaffakiyet ve muzafferiyat bu senelere sığamayacak kadar çoktur, taşkındır, yüksektir ve kuvvetlidir.

Hakikaten irade-i seniyeler; Hilafet orduları ve teşrifat ile olan isyanların kaffesi bastırılmıştır. Ve tüfeksiz, topsuz, parasız bulunduğu bir zamanda yeniden dünyanın en kudretli, en azametli ordusunu teşkile kudretyap olmuştur. Orada daha hal-i teşekkülde iken Birinci, İkinci İnönü, Sakarya zaferlerini ihraz etmiş ve cihanı hayretlerde bırakan en son muzafferiyeti de kemal-i şiddet ve sür’atle ihraz ederek düşman ordularını bire kadar mahvetmiştir.

İstiklal-i tam için şu düstur var: Hakimiyet-i milliye, hakimiyet-i iktisadiye ile tarsin edilmelidir. Bu kadar büyük gayeler, bu kadar mukaddes, azametli hedefler kağıt üzerindeki düsturlarla, arzu ve hırslarla husül bulamaz. Bunların tahakkuk-u tammini temin için yegane kuvvet, en kuvvetli temel iktisadiyattır, siyaset ve askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadi zaferle tetviç edilemezse, semere-i netice payidar olamaz. En kuvvetli ve parlak zaferimizi de tetviç eden semere-i nafiayi temin için hakimiyet-i iktisadiyemizin temin ve tarsini lazımdır.

Bu kadar feyzli, bu kadar kudretli olan yeni hükümetimizin düşmanız kalacağını farz etmek doğru değildir. Bunun için çok kundaklar koyarak münhedim etmeye çalışacak ve suikaste teşebbüs edecekler bulunacaktır. Bütün bunlara karşı silahımız, iktisadiyatimizdaki kuvvet, resanet ve muvaffakiyetimiz olacaktır.

Efendiler;

Dahil olduğumuz halk devrinin, milli devrin milli tarihini de yazabilmek için kalemler, sapanlar olacaktır. Bence halk devri, iktisat devri mefhumu ile ifade olunur. Öyle bir iktisat devri ki, memleketimiz mamur, milletimiz müreffeh ve zengin olsun. Bu noktada bir felsefeyi hatırlayınız; o da ”el-kanaatü kenzün la-yüfna”dir.

Bu felsefeyi yanlış tefsir yüzünden bu millete büyük fenalık edilmiştir. Allah yarattığı nimet ve güzellikleri insanların istifadesi için yaratmıştır. Allah zeka ve aklı insanlara bunun için verdi.

Diğer vatan kupkuru dağ ve taşlardan, viran köy, kasaba ve şehirlerden ibaret olsaydı, onun zindandan farkı olamazdı. Felsefenin sahipleri memleketi zindan ve cehennemden başka bir şey yapmamıştı. Bu vatan evlat ve ahfadımız için cennet yapılmaya layıktır. Bu, faaliyet-i iktisadiye ile kabildir.

Öyle bir iktisat devri ki, artık milletimiz insanca yaşamasını bilsin ve o esbabi bilerek ona göre lazım olan tedabire tevessül etsin.

Arzumuz şudur: Bir memleketin efradı ellerinde numuneleriyle, ziraat, ticaret, san’at, say ve sabanın mümessili olsun. Artık bu memleket fakir, millet hakir değil, belki de memleketimiz zenginler memleketidir. Bu yeni Türkiye’nin adına “çalışkanlar diyarı” denir. İşte millet böyle bir devir içinde bulunuyor; bu millet böyle bir devri ifa edecek ve tarihini de yazacaktır. Bu tarihte en büyük  makam çalışkanlara ait olacaktır.

Efendiler;

Türkiye İktisat Kongresi tarihte ilk defa ihraz-i mevki-i bülend edecek bir kongredir. Ve sizler bu memleketin ihtiyacını ve milletin kaabiliyetini ve bunun karşısında dünyada mevcut olan çok kuvvetli iktisat teskilatını nazara alarak, alınması lazım gelen tedbirleri kemal-i vuzuh ile teati ve tespit etmelisiniz. O tedbirler tatbik olundukça memleketiniz nurlara, feyizlere müstağrak olsun.

Arkadaşlar;

Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümetiniz tabii miletin amali dairesinde terakki ve tecaddüde tamemen taraftardır. Bunun için mülk ve millete nafi ittihaz edeceğiniz tadabiri memnuniyetle nazari dikkate alacaktır.

Efendiler;

İktisadiyat sahasında düşünür ve konuşurken zannolunmasın ki ecnebi sermayesine hasımız; hayır bizim memleketimiz vasidir. Çok say ve sermayeye ihtiyacımız var.

Kanunlarımıza riayet şartıyla ecnebi sermayelerine lazım gelen teminati vermeye her zaman hazırız. Ecnebi sermayesi bizleri sayemize inzimam etsin ve bizim ile onlar için faydalı neticeler versin.

Mazide, Tanzimat Devri’nden sonra ecnebi sermayesi müstesna bir mevkiye malikti. Devlet ve hükümet ecnebi sermayesinin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Her yeni millet gibi Türkiye buna muvaffakat edemez. Burasını esir ülkesi yaptırmayız.

Arkadaşlar;

Son söz olarak demiştim ki: Memleketimizi artık esir ülkesi yaptıramayız. Nazar-i dikkatimizi celbetmiş olan konferansın son müzakeratı bu nokta ile alakadardır. Lozan Konferansı’nın talike uğraması aynı mesele ve noktadan münbasittir. Ordularımız en büyük bir zaferi ihraz etmişler ve mesyi mania muzafferanesini tevfik edecek hiçbir mania mevcut değildi. Böyle bir zamanda İtilaf Devletleri hukuk-u tabiiye ve meşruamızı müzakeret halt edeceklerini söylediler ve bizi konferansa davet ettiler.

Millet Meclisi ve Hükümetimiz samimi olarak sulh taraftarı bulunduğu için muzaffer ordularımızı durdurarak, heyet-i murahhasımızı Lozan’a gönderdik. Aylardan beri müzakeret, münakaşat devam etti. Muhataplarımız hukukumuzu tasdik etmiş olmadı.

Konferanstaki muhataplarımız bizimle üç dört senelik değil, üç yüz ve dört yüz senelik hesabatı rü’yet ediyorlar ve hala muhataplarımız Osmanlı Devleti’nin tarihe karıştığını ve bugün yeni Türkiye’nin mevcudiyetini, bunu kuran milletin çok azimkar, imanlı ve celadetli olduğunu, istiklal-i tam ve hakimiyet-i milliyesinden zerre kadar fedakarlık yapamayacağını hala anlayamamışlardır. Bu yüzden İtilaf Devletleri duçar-i tereddüt oldu. İstedikleri kadar tereddüt edebilirler. Bu millet artık kararını vermiştir. Bu millet için artık teceddüt devirleri çoktan geçmiştir.

Devletlerin heyet-i murahhasımıza verdikleri son proje bittabi şayan-ı kabul görülmedi. Ve diğer mürahhaslar gibi bizimkiler de vaz’iyeti Hükümet ve icap ederse Meclis’e izah etmek üzere memlekete avdet ediyorlar. Tabii istizahat olacaktır.

Nihayet bugün cihan bilsin ki, bu millet, istiklal-i tamminin temin edildiğini görmedikçe yürümeye başladığı yoldan bir an tevakkuf etmeyecektir.

Biz, kimseden fazla bir şey istemiyoruz. Her medeni milletin malik olduğu şeylerden mahrum edilmemeliyiz. Haklarımız tabii meşrudur, bize lazımdır. Ne kadar haklı isek, bunu müdafaa için de memleket ve milletimizin kabiliyet ve kudreti de o kadardır.

Efendiler;

Görülüyor ki, bu kadar kat’i ve yüksek bir zafer-i askeriden sonra dahi bizi sulha kavuşmaktan men eden asbap doğrudan doğruya eshab-i iktisadiyedir, maslahazat-i iktisadiyedir. Çünkü bu devlet, hakimiyet-i iktisadiyesini temin ederse o kadar kuvvetli temel üzerinde yerleşmiş ve teali etmeye başlamış olacaktır ve artık bunu yerinden kımıldatmak mümkün olamayacaktır. İşte düşmanlarımızın, hakiki düşmanlarımızın muvaffakata, bir türlü rıza gösteremedikleri budur.

Efendiler;

Bu fiilen vaki olmuştur. Sulh denilen şeyin temini için ecnebilerin bu hakikati itiraf etmemekteki tereddütlerine mantıki mana vermek mümkün değildir. Çok şayan-i arzudur ki, pek yakın bir zamanda onlar da bu hakikati itiraf ederler ve bütün cihan medeniyetin pek büyük havahis ve tahassüfile intizar ettiği sulhun in’ikadina mani olarak mesüliyetinden içtinap ederler. Şimdiden esbab-i hayatiyemizi temine başlamış bulunuyoruz. Ve bittabi hal-i sulhun in’ikadında daha büyük inkişaf oluyor. Fakat muvaffak olmak için çok çalışmak lazım olduğunu bilmeliyiz. İktisadiyat iktisadiyat, diyoruz. Fakat arkadaşlar, iktisadiyat demek herşey demektir. Yesim için, mes’ul olmak için; mevcudiyet-i insaniye için ne lazımsa, bunları kaffiesi demektir, ziraat demektir, ticaret demektir, say demektir, herşey  demektir. Bütün bu hususatta el’an memleket ve milletimizin ne halde olduğunu sizler çok güzel bilirsiniz. Tavsif etmek istemeyeceğim. Ancak memleketimizin vüs’ati ve nüfusumuzun bu vüs’ati ne kadar gayri mütenasip olduğunu da hatırlayınız. Bu vasi ve feyizli toprakları işleyebilmek, işletebilmek için noksan olan el emeğini behamehal fenni alat ile telafi etmek mecburiyetindeyiz. Memleketimizi bundan başka şimendiferler ile, üzerinde otomobiller çalışır, şoseler ile şebeke haline getirmek mecburiyetindeyiz.

Çünkü garkın ve cihanın vesaiti bunlar oldukça, şimendiferler oldukça; bunlara karşı merkepler ve kağnı ile ve tabli yollar üzerinde müsabakaya çıkışmanın imkanı yoktur. Memleketimiz ziraat memleketidir. Bu itibarla halkımızın ekseriyeti çiftçidir, çobandır. Binaenaleyh en büyük kuvveti, kudreti bu sahada gösterebiliriz. Ve bu sahada mühim müsabaka meydanlarına  atılabiliriz. Fakat aynı zamanda san’atımızı tezyid ve tevsi etmek mecburiyetindeyiz. Eğer san’at hususunda yine müsamahakar olursak, o halde asar-ı sanayide yine haricin haraçgüzari oluruz, mahsulat ve mamulatin mübadelati ve servete inkılabı için ticarete ihtiyacımız vardır. Ticaretimizin servetinden lüzumu kadar istifade edememeyi bais olur. Fakat bütün bunlar söylendiği kadar basit ve kolay olmayan şeylerdir. Bunda muvaffak olabilmek için hakikaten memleketin ihtiyacına mutabık esaslı programlı üzerinde bütün milletin müttehit ve hemahenk olarak çalışması tazimdir. Hayet-i Aliyeniz bu esasatin en kıymetlilerini inşaAllah bulup ortaya koyacaksınız.

Arkadaşlar;

Bence yeni devletimizin, yeni hükümetimizin bütün esasları, bütün programları, iktisat programından çıkmalıdır. Çünkü demin dediğim gibi, herşey bunun içinde mündemictir. Binaenaleyh, evlatlarımızı o suretle talim ve terbiye etmeliyiz, onlara bu suretle ilim ve irfan vermeliyiz ki, alem-i ticaret, ziraat ve san’atta ve bütün bunların sahalarında müsmir olsunlar, müessifi olsunlar, faal olsunlar, ameli bir uzuv olsunlar. Binaenaleyh maarif programımız gerek ibtidai tahsilde, gerek orta tahsilde verilecek bütün şeyler bu nokta-i nazara göre olmalıdır. Maarif programlarımız gibi suabat-i devlet için tasavvur olunacak programlar dahi iktisat programına istinat etmekten kendini kurtaramazlar. Esaslı bir program tespit etmek, program üzerine bütün milleti hemahenk olarak çalıştırmak lazımdır.

Bizim halkımıza menfeatleri yek diğerinden ayrılır. Sınıf halinde değil, bil’akis mevcudiyetleri ve muhassala-i mesaisi yek diğerine lazım olan sınıflardan ibarettir. Bu dakikada samilerim çiftçilerdir, san’atkarlardır, tüccarlardır. Ve ameledir. Bunların hangisi yek diğerinin muarizi olabilir. Çiftçinin san’atkara, san’atkarın çiftçiye, çiftçinin tüccara ve bunların hepsine, yek diğerine ve ameleye  muhtaç olduğunu kim inkar edebilir.

Bugün mevcut olan fabrikalarımızda ve daha çok olmasını temenni ettiğimiz fabrikalarımızda kendi amelemiz çalışmalıdır. Müreffeh ve memnun olarak çalışmalıdır ve bütün bu saydığımız sınıflar aynı zamanda zengin olmalıdır ve hayatın lezzet-i hakikisini tadabilmelidir ki, çalışmak için kudret ve kuvvet bulabilsin. Binaenaleyh programdan bahsolunduğu zaman adeta denilebilir ki, bütün halk için bir say Misak-i Millisi mahiyetinde olan program etrafında toplanmaktan hasıl olacak olan şekl-i siyasi ise alelade bir fırka mahiyetinde tasavvur edilmemek lazım gelir ve bades sulh vukua gelebilecek böyle bir şekli siyasinin şimdiye kadar olduğu gibi milletin azim ve imanıyla ve vahdet ve tesanüdün birbirine müzahir olmasıyla muvaffak olacağı hakkındaki kanaa’tim kavidir ve tamdır.

Efendiler;

Heyet-i Aliyenizin bugün akdetmiş olduğu, Türkiye İktisat Kongresi çok mühimdir. Çok tarihidir. Nasıl ki Erzurum Kongresi felaket noktasına gelmiş olan bu milleti kurtarmak hususunda Misak-ı Milli’nin ve Teşkilat-i Esasiye Kanunu’nun ilk temel taşlarını tedarik hususunda amil olmuş, müteşebbis olmuş ve bundan dolayı tarihimizde, tarih-i millimizde en kıymetli ve yüksek hatırayı ihraz etmiş ise, Kongremiz dahi milletin ve memleketin hayta ve halas-ı hakikisini temine medar olacak düsturun temel taşlarını ve esaslarını ihraz edip ortaya koymak suretiyle tarihte en büyük namı ve çok kıymetli bir hatırayı ihraz edecektir. Bu kadar kıymetli ve tarihi Kongremizi küşad etmek şerefini bahsettiğinizden dolayı hassaten arz-ı teşekkürat ederim. Ve böyle bir kongreyi akteden sizlersiniz. Bundan dolayı sizi şayan-ı tebrik görür ve tebrik ederim.”

10. Yıl Nutku

Kurtuluş Savaşı’na başladığımızın on beşinci yılındayız. Bugün Cumhuriyetimizin 10.  yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun!

Şu anda, büyük Türk Milleti’nin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.

Yurttaşlarım!

Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bundaki muvaffakiyeti, Türk Milleti’nin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak, azimkarane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımzı asla kafi göremeyiz; çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.

Yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş, refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur.

Çünkü Türk Milleti’nin karakteri yüksektir; Türk Milleti çalışkandır; Türk Milleti zekidir. Çünkü Türk Milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk Milleti’nin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebaruz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk Milleti’nin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür. Türk Milleti’ne çok yakışan bu ülkü, onu, bütün beşeriyette, hakiki huzurun temini yolunda, kendine düşen medeni  vazifeyi yapmakta muvaffak kılacaktır.

Büyük Türk Milleti!

On beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vaat eden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk Milleti’nin büyük millet olduğunu, bütün medeni alem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır.

Türk Milleti!

Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim. Ne mutlu Türküm diyene! , Ankara, 29 Ekim 1933

Gençliğe Hitabe

Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve Cumhuriyet’i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve Cumhuriyet’ine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

 Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklal ve Cumhuriyeti’ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

K. Atatürk , 20 Ekim 1927

Harun Yahya’nın “Atatürk Ansiklopedisi 1.Cilt” kitabından alınmıştır.