Atatürk’e Göre Komünizm
17/08/2017
Atatürk ve Kitaplar
19/08/2017

Atatürk ve Türk Kadını

Kadın haklar ve kadınların erkeklerle eşitliği konusunda Batı ülkelerinde ve toplumlarında yoğun mücadeleler verilmiştir. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’de bu mücadelelerin en şiddetlileri yaşanmştır.

Ülkemizde ise bu hak, Türk kadınlarına birçok Batı ülkesinden daha önce Atatürk tarafından verilmiş ve hatta adeta sunulmuştur. Türk kadınına III. TBMM tarafından 3 Nisan 1930’da kabul edilen bir yasa ile Belediye seçimlerine katlma hakkı tanınmştır. 1931 yılında da Türk kadın ilk kez tıp dünyasında varlığını göstermiş ve ilk kadın cerrahımız çalşmaya başlamıştır. 4 Mayıs 1931’de ilk toplantısını yapan IV. TBMM tarafından 26 Ekim 1932’de kabul edilen bir yasa ile Türk kadınına muhtar, köy ihtiyar kurulu üyeliğine seçilme ve seçme hakkı tanınmıştır. Bir sonraki yıl da, 8 Ekim 1934’de kabul edilen ve 5 Aralık 1934’de yürürlüğe giren bir başka yasa ile kadın-erkek eşitliği alanında bütün haklar, “Kadınlara Milletvekili Seçme ve Seçilme Hakkı”nın tanınmasıyla verilmiştir.



Atatürk ve Türk Kadını


Atatürk’ün Kadın Haklar Konusundaki Görüşleri ve Gerçekleştirdikleri

Bugün, dünya aydınlarının ve Birleşmiş Milletler Teşkilat’nın yaymaya çalıştığı kadın hakları ile ilgili görüşler, Atatürk tarafından çok önceleri dile getirilmiş ve çoğunlukla da uygulama alanına sokulmuştur. Atatürk, Cumhuriyet’in ilanından dokuz ay önce, Şubat 1923’de şöyle demiştir:

Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığnın sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek, faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organ faaliyette bulunurken diğer bir organ işlemezse, o sosyal toplum felçlidir.1

Bu sözleriyle Atatürk, çağdaş bir düşünce ile kadının toplumdaki yerini belirlemiştir. Atatürk, Türk kadınına duyduğu sevgi ve saygıyı, 1923 yılında Konya’da yaptığı bir konuşmasında şöyle dile getirmiştir:

Dünyada hiçbir milletin kadını, “ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim”, diyemez. Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlay eken, kağnısı ve kucağndaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakar Anadolu kadını olmuştur. Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımzı şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim.2

Atatürk, 30 Mart 1923’de Vakit gazetesinde yayınlanan bir beyanatında da şunları söylemiştir:

İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir ki, bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?

Türkler tarih boyunca, babaerkil denilen aile yapısını gönüllerine yerleştirememişler ve benimseyememişlerdir. İşte Atatürk, milletin geçmişindeki ve özünde var olan fakat özlem haline getirilmiş bir hakkı, bir duyguyu devlet varlığına geçirmiştir. “Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layksın” diyerek, yaptıklarının gerekçesini az, öz ve en güzel biçimde ifade etmiştir.

Atatürk, 18 Nisan 1935’de kendisinin himayesinde İstanbul’da toplanan ve aralarında ünlü nükleer fizikçi Madam Eve Curie’nin de bulunduğu, dünyanın dört bir yanından gelen kadınların katldığı “Milletlerarası İlk Kadın Kongresi” delegelerine şöyle seslenmiştir:

“Türk kadınnın dünya kadınlığına elini vererek, dünyanın barış ve güveni için çalşacağına emin olabilirsiniz.”3

Türk toplumunun gelişip yükselmesinde aile yapısının önemine inanan Atatürk, bu konudaki görüşlerini şöyle dile getirmiştir:

“Bu millet esas terbiyesini aileden almaktadır. Türk milleti öyle analara sahiptir ki her bir devrin büyük adamlarını bu analar yetiştirmiştir. Türk kadını daha büyük nesiller yetiştirmeye kabiliyetlidir.”4

Türk kadınları, yüzyıllardır özlemini çektiği haklarına sahip olmada; en azimli, inançlı ve güçlü desteği Atatürk’ten almış ve çağdaş ülke kadınlarının önüne geçmiştir. Örneğin; İtalya’da kadınlar ancak 1948 yılında seçimlere girebilmişler, Japon kadınları ise seçim haklarını ancak 1950 yılında alabilmiştir. Medeni Kanunlarını aldğımız İsviçre’de ise kadınlar, haklarını 1971 yılına kadar alamazken, Türk kadınına 1935 yılında seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.

Atatürk hayatta iken yapılan son seçim olan, 1935 yılı seçimlerinde ilk kez seçilme hakkını da kullanan Türk kadını, TBMM’ne onsekiz kadın milletvekili ile girmiştir.

“BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”, “İnsan Hakları Sözleşmesi” gibi konular daha insanlık tarihinin ufkunda bile görünmemişken Atatürk, Türk Kadınına haklarını vermiştir. Bu konuda da Atatürk, çağı ve değişeni değil, değişecek zaman milletine göstermiştir.

İnsanlık tarihi boyunca, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir lider kadın haklaır konusunda Atatürk kadar önsezili ve öngörüşlü olmamış, onun kadar uğraş ve savaş vermemiştir.

Atatürk ve Türk Kadını

Dipnotlar

1. Amiral (e) Çetinkaya APATAY, Atatürk Türkiye’sinin Türk Kadn’na, Kazanc Kitap Ticaret A.Ş., 1996

2. Amiral (e) Çetinkaya APATAY, Atatürk Türkiye’sinin Türk Kadn’na, Kazanc Kitap Ticaret A.Ş., 1996

3. Amiral (e) Çetinkaya APATAY, Atatürk Türkiye’sinin Türk Kadn’na, Kazanc Kitap Ticaret A.Ş., 1996

4. Amiral (e) Çetinkaya APATAY, Atatürk Türkiye’sinin Türk Kadn’na, Kazanc Kitap Ticaret A.Ş., 1996

Harun Yahya’nın “Samimi Bir Dindar Atatürk” kitabından alınmıştır.