Atatürk ve Türk Ordusu
20/08/2017
Atatürk’ün Vatan ve Millet Sevgisi
22/08/2017

Atatürk ve Milli-Şuur

Atatürk’ün Milli Egemenlik Anlayışı

Millî Egemenlik, bir kişi veya sınıfın egemenliğine dayanmadan, milletin kendi yönetiminde söz sahibi olması demektir. Bunun, adaletin, eşitliğin ve hürriyetin dayanağı olduğunu düşünen Atatürk; “Hürriyetin de, müsavatın da, adaletin de dayanağı milli hâkimiyettir” diyerek bu düşüncesini dile getirmiş; “Hakimiyet kayıtsız ve şartsız Milletindir” diyerek de egemenlik anlayışını açık bir dille ifade etmiştir.

Atatürk’ün bu konudaki düşünceleri, askeri ve siyasi hayatındaki çalışmalarını da etkilemiş, Kurtuluş Savaşı’nın ilk gününden itibaren, kişi ya da zümre hakimiyetinden, milli hakimiyete geçişi sağlamak için uğraşmıştır.

Mustafa Kemal, giriştiği mücadelenin bu temel unsurunu, Amasya Genelgesi’ndeki şu sözleriyle ortaya koymuştur:

“Milletin istiklâlini yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır.”

Atatürk önderliğinde başlatılan Milli Mücadele döneminde bazı kesimler, ülkenin kurtulması için büyük devletlerin mandası altına girmekten başka çare olmadığını savunurlarken; Atatürk, buna şiddetle karşı çıkmış ve milli iradeyi oluşturma ve bağımsızlığa kavuşma konusunda, inancını kaybetmemiştir.

Millî Mücadele’ye “millî hakimiyet” düşüncesi ile başlayan Atatürk, diğer devletlerin manda yönetimi altına girmek yönündeki düşüncesini, Nutuk’ta şöyle açıklamıştır:

“Efendiler, ben bu kararların hiçbirinde isabet göremedim. Çünkü bu kararların dayandığı deliller ve mantıklar çürük ve esassızdı.

Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı: O da millî hâkimiyete dayanan, kayıtsız ve şartsız yeni bir Türk Devleti kurmak. İşte, daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar bu karar olmuştur.”



Milletin, hedeflediği tüm amaçlara ulaşma gücüne sahip olduğunu vurgulayan Atatürk, “Millet girişimlerinin önüne geçebilecek hiçbir kuvvet yoktur. Kuvvet birdir ve o Milletindir.” diyerek bu düşüncesini belirtmiştir. Erzurum Kongresinde, “Millî iradenin başlıca güç kaynağı” olduğunu, “Kuva-yı Milliyeyi âmil ve İdare-i Milliyeyi hakim kılmak esastır” sözleriyle ilân eden Atatürk’ün bu ilkesi; daha sonraki tarihî gelişmelerde Türk İnkılâbının temel bir dayanağı olmuştur.

11 Eylül 1919’da ‘Umumi Kongre’ tarafından ilân edilen, “Sivas Kongresi Beyannamesi” adı ile anılan ve kongrede alınan kararları içeren belgede; Erzurum Kongresi’nde alınan bu kararın aynen tekrarlanması, Atatürk’ün milli iradenin millete verilmesi konusundaki kararlılığının göstergesidir. Kronolojik açıdan bakıldığında, bütün bu çalışmaların Türkiye’de millî egemenliği gerçekleştirmek esasına dayandığı görülecektir. Kongrelerde alınan kararların yanı sıra, millî egemenlik konusunda atılmış önemli adımlardan birisi de Misak-ı Millî kararlarıdır. Misak-ı Millî ile “millî ve bölünmez” bir Türk ülkesinin sınırları çizilmiş, Erzurum ve Sivas Kongreleri kararlarındaki millî kurtuluş programı, hukuk ve siyaset anlayışı esaslarına oturtulmuştur.

Atatürk’ün Türkiye’de milli egemenlik ilkesini tam anlamıyla gerçekleştirmesi ise TBMM’nin açılması ile olmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla,Türkiye’de Millî Egemenlik ilkesi resmen ve de fiilen gerçekleştirilmiştir.

“Hakimiyet kayıtsız şartsız Milletindir” ifadesiyle, iradeyi  TBMM’ye veren Atatürk, milli hakimiyetin korunması konusunda Türk Milletine düşen görevi, şu sözleriyle ifade etmiştir:

“Hiç şüphe yok, Devletimizin ebedi müddet yaşaması için, memleketimizin kuvvetlenmesi için, milletimizin refah ve mutluluğu için hayatımız, namusumuz, şerefimiz, geleceğimiz için ve bütün kutsal kavramlarımız ve nihayet herşeyimiz için, bütün uyanıklığımızla ve bütün kuvvetimizle millî egemenliğimizi muhafaza ve müdafaa edeceğiz.”



Anıtkabir Kurtuluş Savaşı Müzesinde savaş meydanı görüntüleri…


Türk Milli Kimliğini Korumadaki Azmi

Atatürk için görev demek, milletine hizmet etmek demekti. O, ömrü boyunca Türk Milletinin bağımsızlığı ve yükselmesi için gösterdiği fedakarlıktan gurur duymuştur. “Memlekette tek bir kaya kalsa, o kayanın başına çıkarak oradan vatanı müdafaa edeceğim” diyen Atatürk, Milletinden aldığı kuvvetle, yaşamının sonuna dek bu sorumluluğunu başarıyla taşımıştır. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nda kazanılan zaferden sonra, Afyonlulara hitaben yaptığı bir konuşmada şöyle demiştir:

“Ben vazifemin bitmediğini, yüklendiğim sorumluluğun da büyük ve çetin olduğunu idrak ediyorum. Arkadaşlar bu vazife bitmeyecektir. Ben toprak olduktan sonra da devam edecektir. Ben ise sevine sevine bütün varlığımı bu kutsal göreve adayacağım. Ve bu yüksek sorumluluğu yüklenmekle mesut olacağım. Çünkü, büyük milletimizin kalp ve vicdanından bana karşı sarsılmaz bir emniyet ve itimadın taşmakta olduğunu görüyorum. Bu benim için büyük bir kuvvettir.” 1

Bu sözleri ile, görevimizin asla bitmeyeceğini, Türk Milletinin refahı, saadeti için sürekli çalışmamız gerektiğini belirten Atatürk; bu konuda bizlere örnek olmuştur. Onu çok iyi tanıyan şahsiyetlerden biri olan İsmet İnönü Atatürk’ü anlatırken, onun Türk Milletini yükseltmeyi görev edinmiş karakterini, şu sözleriyle vurgulamıştır:

“En büyük zaferleri kazandıktan sonra da Atatürk ömrünü yalnız Türk Milletinin haklarını, insanlığa ezeli hizmetlerini ve tarihe kazıdığı meziyetlerini ispat etmekle geçirmiştir.” 2

Atatürk, gerek savaşın zor zamanlarında, gerekse zaferin ardından gelen fikri mücadele döneminde hiç yılmadan çalışmış; milletini çağdaş medeniyetler seviyesine yükseltmek için, hayatı boyunca kişisel isteklerinden çok milletinin refahı için uğraşmıştır:

“Hayatımın bütün safhalarında olduğu gibi, son zamanların buhranları ve felaketleri arasında da, bir dakika geçmemiştir ki her türlü huzur ve istirahatımı, her nevi şahsi duygularımı, Milletin selameti ve saadeti namına feda etmekten zevk duymayayım. Gerek askerlik, gerekse siyaset hayatımın bütün devir ve safhalarını dolduran mücadelelerimde daima hareket prensibim milli iradeye dayanarak milletin, vatanın muhtaç olduğu gayelere yürümek olmuştur.” 3

Masonluk ve Komünizme Karşı Aldığı Önlemler

Atatürk, yaşamı boyunca, Masonların faaliyetlerinden hoşlanmamış, yakın arkadaşları Mason localarına kayıtlı olmalarına rağmen, cemiyetin gizliliğinden rahatsız olmuş ve ülke çapında bunu yasaklamıştır. 18. ve 19. yüzyıl boyunca İstanbul başta olmak üzere Anadolu’daki birçok ilde kurulan Mason locaları, M. Kemal Atatürk’ün 10 Ekim 1935’te mason localarının kapatılması emri ile sarsılmış ve 13 Ekim 1935’te de tüm localar İçişleri Bakanlığı tarafından resmen kapatılmıştır. Gizli faaliyetleri engellenen Masonlar, bu dönemi ‘uyku dönemi’ olarak tanımlamışlardır. Ancak İsmet İnönü döneminde, 1948’de masonluk yeniden serbest bırakılmış, ve rahatça örgütlenmiştir.

Atatürk, milli olmayan akımların ülkeye girmesine ve bu  gibi kuruluşlara karşıydı. Atatürk, hayatı boyunca milliyetçiliğin yerleşmesi için çalışırken, millete zarar verebilecek akımlarla da mücadele etmiştir.

Büyük Önder, milletine ve dinine olan sevgisini şu sözleriyle belirtirken, komünizm ile ilgili düşüncesini de dile getirmiştir:

“Şurasını unutmamalı ki, bu tarz-ı irade, bir Bolşevik sistemi değildir. Çünkü, biz ne Bolşevikiz ne de komünist; ne biri ne diğeri olamayız. Çünkü biz milliyetperver ve dinimize hürmetkarız.” 4

Türk Diline ve Türk Tarihine Verdiği Önem

Ulu Önder Atatürk, Türk dilini, Türk Milleti için bir hazine olarak görmektedir. Atatürk’e göre “Türk Milletinin dili Türkçe’dir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay dildir.”, “Türk dili, Türk Milletinin kalbidir, beynidir.”5

Atatürk’ün düşüncelerinde “millî dil”, Türk Milletini birarada tutan, birlik ve beraberlik içinde yaşamasını sağlayan en önemli faktörlerden biridir. Milli duygular ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin, milli ve zengin olması, milli duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Dil, millî duyguyu geliştirerek, milli şuuru ortaya çıkarır; bu yönüyle dil, bağımsızlığın korunmasında da görev almış olur. Büyük Önder, “Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını, korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır” diyerek, milli dilin korunması konusundaki hassasiyetini belirtmiştir.

Atatürk, milli dilin korunması ve gelecek nesillere aktarılması doğrultusunda çalışmalar yapmış, “Türk demek dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir” diyerek, milletimizin birlikteliği için Türk diline verilmesi gereken önemi vurgulamıştır. “Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın, dikkatli, alakalı olmasını isteriz.”6 sözüyle de, bu konuda devlete düşen göreve işaret etmiştir.

Atatürk, Türk milliyetçiliğinin yerleşmesi ve sağlamlaşması hususunda, milletin ortak dil konusunda bilgilenmesi gerektiğine inanmış ve bu amaçla çalışmıştır. Bu doğrultuda, Atatürk’ün talimatıyla; 12 Temmuz 1932’de, daha sonra “Türk Dil Kurumu” adını alacak olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuştur. Atatürk, Türk dili üzerindeki yerli ve yabancı araştırmaları bizzat incelemiş, dönemindeki bilginleri, Türk dili üzerinde araştırmalar yapmaya yönlendirmiştir. Nitekim Türk dilinin en eski anıtları olan Göktürk (Runik) yazılı metinlerin ilk iki cildi, onun sağlığında yayımlanmış; Divanü Lügati’t-Türk, Kutadgu Bilig gibi eserler üzerinde de yine onun sağlığında çalışılmaya başlanmıştır.7

Atatürk, kendinden sonra gelecek nesillerin de Türk diline ve tarihine sahip çıkmalarını istemiş, bu amaçla kurulan kurumların çalışmalarına maddi manevi katkıda bulunmuştur. Atatürk’ün Türk Tarihi ve Türk Dili konularına ne denli önem verdiği, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı vasiyetname ile, mal varlığını Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu’na bırakmış olmasından anlaşılır. Bu iki kurumun bütçesi, bugün de Atatürk’ün mirasından karşılanmaktadır.

Bir insanın milli değerlerine sahip çıkması için milletini sevmesi; milletini sevmesi için ise onu tanıması gerekir. Milletinin geçmişte yaşadıklarını öğrenen insan, ona daha sağlam bağlarla tutunur; sadakati katlanarak artar ve milli duyguları daha da perçinlenir. Türk Milletinin büyüklüğüne ve  üstün  uygarlık yeteneklerine gönülden inanan Atatürk; uygar milletlerin düzeyine çıkabilmek için, Türk Milletinin önce tarihini bilmesi gerektiğini düşünüyordu. Atatürk ayrıca, tarih öğrenim sürecinin, ilk kaynaklardan bizzat araştırılıp öğrenilmesi taraftarıydı. Atatürk, bu düşüncesinin nedenini şu sözleriyle açıklamıştır:

“Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, evvela biz kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen bütün ef’al (faaliyet) ve hareketlerimizle gösterelim. Bilelim ki milli benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır.” 8

Atatürk’e göre, Türklüğümüzü bütün asaleti ve tarihi ile tanımak ve tanıtmak şarttır. Yaşamı boyunca, tarih incelemelerinde, Türk ve yabancı tarihçilerle beraber çalışan Atatürk; bu araştırmalardan edindiği bilgileri, Türk Milletine aşılamak istemiştir. Türk Milletinin büyüklüğüne bütün Türklerin inanmasını arzulayan Atatürk, bu fikri savunmayı hayatı boyunca amaç edinmiştir. “Büyük devletler kuran atalarımız büyük ve geniş uygarlıklara da sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek Türklüğe ve dünyaya bildirmek bizler için bir borçtur.”…”Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”9 diyerek; Türk insanının tarihini öğrenmesinin önemini vurgulamış; aşağıdaki sözleriyle de bu konudaki çalışmalara olan güvenini belirtmiştir:

“Kültür işlerimiz üzerine, ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da Türk tarihini doğru temeller üstüne kurmak, öz Türk diline, değeri olan genişliği vermek için candan çalışılmakta olduğunu söylemeliyim. Bu çalışmaların göz kamaştırıcı sonuçlar vereceğine şimdiden inanmalısınız.” 10

Türk kültürünü ve Türk tarihini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak amacıyla, Atatürk kurumun çalışmalarına önderlik etmiş, çalışma planını kendisi çizmiş; Türk ve Türkiye tarihini aydınlatacak araştırmacılara yol gösterici nitelikte aşağıdaki direktifleri vermiştir: 11

“…. Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir, yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” 12



Çağdaş Türk Modelinin Kurucusu

“Büyük davamız en medeni ve en refahlı millet olarak varlığımızı yükseltmektir” diyerek, Türk Milletini medeni milletler seviyesine çıkarma mücadelesini açıkça belirten Atatürk, çağdaş Türk modelinin de kurucusudur.

Atatürk, bütün milletlere saygı duyuyordu; ama Türk’ü hepsinin üstünde görüyordu. Atatürk, Türk Milletine olan sevgisini ve güvenini her fırsatta dile getirmiştir. “Benim hayatta tek fahrim (şerefim), servetim, Türklükten başka bir şey değildir.”13 diyerek, Türk olmaktan duyduğu gururu ve 10. Yıl Nutku’ndan alınan şu sözleri ile de, Türk Milletinin gelecekte büyük işler başaracağına olan inancını vurgulamıştır:

“Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk Milletinin büyük millet olduğunu, bütün medeni alem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki gelişmesi ile, geleceğin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır.”

Atatürk’ün milletine olan sevgisi, bütün ömrünü millete hizmetle geçirmesini ve bundan büyük bir onur duymasını sağlamıştır:

“Benim için dünyada en büyük mevki ve mükâfat, milletin bir ferdi olarak yaşamaktır. Eğer Cenab-ı Hak beni bunda muvaffak etmiş ise, şükrederim. Bugün olduğu gibi ömrümün nihayetine kadar milletin hizmetinde olmakla iftihar edeceğim.”

Atatürk’ün milletine olan güveni, Türk olmaktan duyduğu gururla perçinlenmiş; girdiği her ortamda, yaptığı her konuşmada bunu belirtmekten çekinmemiştir. O, içinde yaşadığı Milletin kültürünü içine sindirmiş; Türk Milletinin zekasını, cesaretini, merhametli oluşunu, kahramanlığını ve askeri başarısını kişiliğinde toplamış bir liderdir.

Atatürk’ün Ilımlı Milliyetçilik Anlayışı

Atatürk milliyetçiliği, milliyet, dil ve kültürde; üzüntüde ve sevinçte birlik ve beraberliği ifade eder. Bu anlayış, dünya milletlerini bir aile sayan, her milletin hakkına saygılı olan, haklarını ve onurunu koruma konusunda bilinçli ve barışçı bir milliyetçiliktir.

“Millet hayatı tehlikeye girmedikçe, çıkarılan savaş, savaş değil, cinayettir, öyleyse esas olan barıştır. İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak, insanlık dışı ve son derece üzücü bir sistemdir. İnsanları mutlu edecek tek vasıta onları birbirine yaklaştırmak, onlara birbirlerini sevdirmek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir.” sözleri; Atatürk’ün savaş yanlısı bir devlet adamı olmadığının göstergesidir.

Savaşın, bir millet için ne demek olduğunu en acı ve en açık biçimde yaşayan Atatürk; büyük zaferin kazanılmasından sonra hep barışçı bir siyaset izlemiş, diğer devlet adamlarına örnek olmuştur. Atatürk’ün şu sözleri de, barışçı siyaset anlayışının bir göstergesidir:

“Dürüst ve açık olan dış siyasetimiz bilhassa sulh fikrine dayanır. Milletlerarası herhangi bir meselemizi sulh vasıtalarıyla halletmeyi aramak bizim menfaat ve zihniyetimize uyan bir yoldur. Milletlerarası sulh havasının korunması için Türkiye Cumhuriyeti, elinden gelen herhangi bir hizmetten geri kalmayacaktır.” 14

Atatürk’ün günümüzde önemi daha da iyi anlaşılan “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi, milli politikamıza bugün de temel oluşturmaktadır. “Barış yolunda nereden bir çağrı geliyorsa Türkiye onu can atarak karşıladı ve yardımını esirgemedi” diyen Atatürk’ün bu tutumu, Türkiye’nin dış siyasetinin temel ilkelerinden biri olarak varlığını sürdürmektedir.

Yurtta sulh, milli birlik ve beraberlikten güç alan bir durumdur. Vatandaşlar birbirlerini kırmadan, birbirlerinin hak ve özgürlüklerine saygı duyarak yaşadıklarında; bölücü fikirlere ve yurdu bölmek isteyenlere karşı tek bir yürek olarak mücadele etmeyi kabul ettiklerinde; barış ve huzur kendiliğinden sağlanır. Bir ülkede barışı sağlamak, gelişmenin ve kalkınmanın önünün açılması için de gereklidir.

Cihanda sulh ise, devletlerin aralarındaki çekişmeleri, anlaşmazlıkları barışçı yollardan çözümlemeleridir. Savaşlar sadece acı, kan, gözyaşı ve felâket getirir; kazananlar dahi pek çok şeylerini yitirmiş olurlar.  O halde, ancak ve ancak, tüm barışçı yollar tıkandığında savaşa gidilmelidir. Esas olan savaş değil, barıştır.

Atatürk büyük devletlerle, daima dostane ve samimi ilişkiler kurmayı prensip edinmiştir. Bütün dünya devletlerinin özgürlüklerine, toprak bütünlüklerine saygılı olmak; insanları felaketlere sürükleyen savaşları önlemek; dünya barışını temin etmek amacıyla diğer devletlerle işbirliği yapmayı istemiştir.

Dipnotlar

1-         Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, Atatürk Bir Çağ’ın Açılışı,İstanbul, 1984, s. 17
2-         Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, Atatürk Bir Çağ’ın Açılışı,      İstanbul, 1984, s. 331
3-         Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1 Kasım 1920, cilt I, s. 61
4-         Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt III, s. 20
5-         Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M. K Atatürk’ün El Yazıları,        1969, s.18-19
6-         Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1 Kasım 1932, cilt I, s. 372
7-         Türk Dil Kurumu web sitesi, www.tdk.gov.tr
8-         Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M.K Atatürk’ün El Yazıları,         1969, s.25
9-         Afet İnan, Atatürk hakkında Hatıralar ve Belgeler,          1968, s. 311
10-       Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1 Kasım 1934, cilt I, s. 377
11-       Türk Tarih Kurumu web sitesi, http://www.ttk.gov.tr
12-       Ağustos  1931, T.T.K.M.
13-       Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1969, s. 95
14-       Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1929,  s. 347

Harun Yahya’nın “Atatürk Ansiklopedisi 2.Cilt” kitabından alınmıştır.